Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Perşembe, Eylül 29, 2005

Koşuştur-ma (!)

Kendimi sürekli koşarken buluyorum bu aralar. Yani kavram olarak koşarken tabii yoksa utanmasam tuvalete bile araba ile gideceğim, ayrı bir tembellik hali de hasıl yani üstüme! Ama sürekli yetişmeye çalışıyorum. İşe, sponsorluk maillerine, telefon trafiğine, eve, CNBC-E'nin programına, arkadaş-abi toplantılarına, bilgisayarn sorunlarına...vs. vs. Geçen gün abim "Koşuşturmayacağım artık. Sakin yaşayacağım. Dinginliğe ulaşacağım" diye atıp tutuyordu. "Hadi canım" dedim ben de. Kolay mı o dinginliği sağlamak, bir yandan da hep "daha iyi", "daha paralı", "daha mutlu" olmak içni çalışmak!!! Kolay değil, ama yapılmalı. Yoksa erken yaşlanıp ölüp gideceğim. İş konusunda bir gün güzel birşey oluyor, bir gün kimseden ses çıkmıyor. Bugün güzel haberler almayı bekliyorduk...ama söz konusu laçka kişiye verdiği telefondan ulaşamıyoruz! N'olcak bilmiyorum, artık düşünmek bile istemiyorum. Tek bildiğim çok bunaldığım ve ince bir çizginin üstünde ya ileri gidip biraz toparlanmayı ya da geriye doğru dengemi kaybedip düşmeyi beklediğim!Bakalım n'olcak...Merak edenlere, işte son durum bundan ibaret...Yani yine koca bir HİÇBİRŞEYden...

Pazar, Eylül 25, 2005

Wassup?

Bir yandan kafamda program var, bir yandan buradan ayrılmak doğru mu onu düşünüyorum. Her yıl bu aralar "geleneksel iş değiştirme" mevsimi başlıyor benim için. Bir yıldan fazla kalabilecek bir iş bulamadım kendime şu medya aleminde. Sadece iş yerlerini suçlamamak lazım tabii. Benim beklentilerimin de bir ölçüde suçu olabilir. Kafamda hep daha parlak daha adam gibi projeler oluşturup sonra hayalkırıklığına uğruyorum. Medya dışında bu kadar çok iş değiştirmiş biri olarak CV'm bir işe yaramaz zaten artık:) Oysa yapabileceğim pek çok şey var. Mesela tekirin günlerdir dalga geçtiği gibi sponsorluk sunumları yapıp bundan para kazanabilirim:) O kadar çok konuşuyorum ki toplantıdakiler belki baygınlıktan sponsor olmayı kabul edebilirler. Kimbilir...Bu bilmediğim bir alan ve el yordamı ile yürüyorum. Araştırdıkça da bu işten para kazananların dahi tam olarak bilmediklerini görüyorum. Bu da Türkiye'de profesyonellikten uzak çalışma mantığının her sektöre sirayet ettiğinin bir göstergesi sanırım. Neyse işte, bu fikre o kadar çok mesai harcadım ki (öğle yemeği araları, akşam telefonları, sabah mesai öncesi toplantıları, vs) artık olsun istiyorum. Hiç bilmediğim bir mekanda kapalı gözlerle yürüyecek olmak bile cazip geliyor. Ve bu his grip olmadan önce de vardı içimde!:) Her ne ise...Artık beklemek sıktı. Birileri "olur" ya da "olmaz" dese de işimize baksak:)Ama olursa....çok güzel olacak gibi bir his var içimde:)

Cumartesi, Eylül 17, 2005

Dile benden ne dilersen...

İş yerindeyim. Korkunç bir gribin pençesine düştüm. Tek düşünebildiğim sıcak bir yatak ve çorba:( "Bitse de gitsem" modumdayım yani doğal olarak. Burnumu çekip mendil üstüne mendil harcarken aklıma birşey geldi. Şöyle bir yerlerde sihirli bir lamba bulsaydım. Ve içinden cin çıkar diye ovalasaydım onu. Cin çıksaydı çıkmasına ama bana tek verebileceği bir tek yetenek olsaydı. Ne isterdim? Ya aslında değişik kategorilerde pek çok yetenek isteyebilirim ama bugün -moralim de bozuk olduğu için herhalde- resim yapabilme yeteneği isterdim (Yarın sorsa belki başka birşey olur, ama bugün eminim bunu isterdim). Ve bu yetenek sayesinde hani şu meşhur kedici ressam gibi kedi resimleri
yapabilmek isterdim. Portakal rengi, yeşil, uzun bıyıklı, koca patili, sinirli, gülümseyen bir sürü kedi çizer salonumun duvarlarına asardım. Birkaç sarman yapmayı da ihmal etmezdim:) Sanırım tekir çizemezdim ama. Çünkü herkesin hayatında bir tekire yer vardır sadece, değil mi;) Offf...Çok özeniyorum şu kedi ressmalarına yaaaa....

Çarşamba, Eylül 14, 2005

Bir Bursa hatırası...

Anlatacağım anlatacağım dedim. Ne olduysa bir türlü fırsat bulamadım. Program işinin peşinde koşuyorum. Sponsor danışmanızın aşk hayatındaki sorunlar yüzünden bizim işi yavaşlatmasına kızıyorum. "Profesyonel insan yok mu çevrede?" diye söyleniyorum, falan filan...
Neyse birkaç hafta önceydi sanırım...:) Bir gece (ki söz konusu gece Cuma gecesidir) dedik ki Tekir ile "Ne yapalım yarın?" Eh bir gün iznim var ya, çılgın bişiler olmalı. O an aklımıza gelen en çılgın şey değildi belki ama "Hadi" dedik, "Bursa'ya gidelim" ama "ama motosiklet ile!". Böylece motosikletimiz de ilk şehirlerarası yolculuğuna çıkmış olacak ve gelecekteki Yunanistan gezisi için antrenman yapacaktı:) Neyse şaraplarımızı yudumlarken saate baktık.
Gece yarısını bir hayli geçmişti. Eh erken kalkan yol alırdı ya, yattık bir süre sonra. Sabah erken kalktık hakikaten. Sonra TEM'den Eskihisar'a, feribota doğru yola çıktık. O gün hava güneşliydi ama felaket fırtına vardı. Ya da en azından motosikletin üstünde sizi sağa sola sarsacak kadar kuvvetli bir rüzgar vardı diyebiliriz. O yüzden yolculuk Tekirim için biraz yorucu oldu. Kaslarına kas kattı yani:) Neyse feribota atladııık. Topçularda inince akşamı garantiye almak için hızlı feribottan bilet aldık. Alırken de neredeyse tüm seferlere biletin tükendiğini gördük. "Akşam buraya yetişmeliyiz çıkar yolu yok" diye birbirimizi dürtükledik. sonra Bursa'ya kadar yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğumuz pek keyifli geçti. Rüzgar dışında trafik tıkanınca sağdan eminiyet şeridinden sıyrılmak pek bir hoş oldu. Bursa'ya girerken tabelanın resmini çekelim dedik ama Özdilek'in keşmekeşinden (sanırım) bir türlü duramadık. İlk bulduğumuz kavşakta durduk ve tabela aradık. Bir yıl Bursa'da yaşamış biri olarak semtlerin adını biliyordum da oralara nasıl gidileceğini bilmiyordum tabii. Neyse tabela aramaya devam ettik... ama bulamadık. Zaten Bursa'da günümüzün geri kalanı kentte ne kadar az yön tabelası olduğuna şaşarak geçti ve de kızarak tabii! İstanbul'da pek çok yolu tabelalara bakıp deneme yoluyla öğrenmiş olan ben bir hayli söylendim mesela. Bir de yolların 2 arabaya yetecek kadar olduğu kentin motosikletlere pek uygun olmadığı kanısına vardık -ki bu gün içinde gelişen bir kanı oldu:)- Neyse gelmişken iskender yememek ya da çiçek ızgaraya gitmemek olur mu:)"Hmmmm...." Düşündük, düşündük ve iskenderde karar kıldık. Gittik tarihi iskenderciye...Tekirin daha önce bu sayfalarda gördüğünüz patisi de o iskendercide ağzımızın suları aka aka iskender beklerken çekilmişti:) Felaket (!) güzel bir iskender yedik. Cidden doyamadık! Hem tadına doyamadık hem de dev porsiyonlara alışmış midemizi ikna edemedik. Ama vakit yok, kalktık "çocukluk anılarıma saygı kuşağı" çerçevesinde Altıparmak'ta eskiden oturduğumuz evi ve Atatürk Lisesi'ni görmeye gittik. Lisem süper lise olmuş, evimiz ise boş...Duygulandım tabii bisiklet kullandığım, defalarca dizlerimi yardığım bahçemizi görünce...Çocuk olasım, saf olasım geldi yine...Neyse, dedik ki vakit daralıyor hadi teleferiğe gidelim. Önce yanlışlıkla dağ yoluna saptırılmışız. Dön geriye, koş teleferiğe...
O da ne! Teleferik Arap turist dolu. Yarabbim! Dünya üzerinde bizden daha çok ve daha yüksek sesle konuşan toplumlar da varmış!Hİç susmadılar. Bence korktukça konuştular:) Bir salaklık edip en yüksek noktaya bilet aldık. Aşağıda uzanan masalsı çamlar ve manzara muhteşemdi. Ama her durakta sıra bekleyelim derken bir baktık bir buçuk saatimiz daha gitmiş ve bir saatten biraz fazla vaktimiz kalmış teleferikten dönüp, tabelasız Bursa'da istanbul yolunu bulup İDO'ya yetişmek için! Sonrası tekirin bir maxi scooter olan motosikletimizi "racingmişçesine" kullanması, virajları o yüzümüze tokat gibi çarpan rüzgarda yan yata yata aşmamız, yol çalışması olan 5 kilometrelik bölümü arabaların arasından slalom yaparak arşınlamamız, bir süre yurdumun -yine- mıcır dökülmüş yollarında fren yapmadan akmamız ve bir buşuk saatten aşağı sürmeyeceği için umudumuzu yitirdiğimiz feribota 50 dk gibi bir sürede yetişmemiz şeklinde gerçekleşti!:)Feribota bindiğimizde acıkmış, yorulmuş, rüzgardan ateşimiz çıkmış ama gururlu ve mağrurduk:) Zira yetişemesek saatler süren bir feribot ve TEM yolculuğu bizi bekliyordu. Ancak Bursa'da yol bulmak için o kadar didinmiştik ki uzun süredir nefret ettiğimiz İstanbul'u özlemiş ve dört gözle yollarını bekler olmuştuk...:)Bursa'lılar alınmasın, hayatımın en güzel bir yılı da orada geçti ama ı ıh...İstanbul'a çok alışmışız. Elimizle koymuşuz gibi ya herşey...Özledik bir anda!:)Tabii bu özlem hemen ertesi sabah sona erdi ama neyse:)Ya aslında anlatmak istediğim pek çok detay açıkta kaldı ama anlatmadan da olmazdı. Bir sonraki "koşturmacalı" seyahatimiz nereye olacak bilemiyorum ama ertesi gün işte üstümden kamyon geçmiş gibiydi onu biliyorum. Bir günlük tatilde pek çılgın olunmuyor kıssadan hisse:)

Not: Daha önce yazılarıma birden fazla resim koyamayan ben Gece'nin katkısı ("Şöyle şöyle" yapacaksın diye bıdılamıştı daha önce) sayesinde bu post'u yaratabildim. Teşekkürü borç bilirim:)

Çarşamba, Eylül 07, 2005

Sobelendim...

Mushmula beni sobelemiş (Şöyle buyrun) . Beni mutlu eden ufak şeyler...Hmm...Bazıları küçük değil çok büyük anlamlar taşısa da olur mu? Olur olur:) "Ben yaptım oldu" olur en azından:) Düşünüyorum. Aşağıda 10 maddeyi görüyorsanız düşündüm ve yazdım demektir:) Hmm... (Şunu da belirteyim neredeyse hepsi tekirimle ilgili aklıma gelenlerin. Hmm..Başka şeyler de olmalı değil mi? Bir bakalım...)

1. Sabahları tekirin yanında uyanmak.
2. Canım çok sıkıldığında tekirin koynuna başımı yaslayıp "bıdı bıdı bıdı" şeklinde konuşup onun tarafından gaza getirilip yeniden hayata bağlanmak:) (Zavallı tekircik)
3. Motosiklete binip, gazı "bırrn bırrrn bıııırrrrn" şeklinde "ivmesel" köklemek :)
4. Film fragmanlarını dinlemek (İzlemek demiyorum dikkat okuyucu! Dinlemek! O telifli, muhteşem sesin, muhteşem dil İngilizcede vurgulu vurgulu konuşmasını dinlemekten bahsediyorum:) )
5. Eski okuluma gidip kedi mıncıklamak. Neredeyse hepsine isim veirp karakter tahlillerini yapmak (Tamam, cıvıtıyorum bazen)
6. (Ya tekirle ilgili bir sürü şey var...dur onlar zaten belli. Başka birşeyler bulmalıyım)Hmm..(iyi mi bulamıyorum!) Tekirle yağmur çamur demeden kafamıza et yemeyi taktık mı -kulağıma da müzik çalarını takıp- benzincilere gire çıka (yağmur coştuğunda) motorla uzaklara pikniğe gitmek. Ya da gecenin bir yarısı "Hadi yarın İzmir'e ya da Bursa'ya gidelim" gibi cümleler sarf etmek.
7. Doğu felsefesi okuyup yeni keşiflerimi bıdı bıdı bıdı etrafıma anlatmak.
8. Tony Blair, Donald Rumsfeld gibi şahsiyetlerin konuşmalarını şöyle ellerimi kollarımı sallaya sallaya çevirdiğim, adeta dublaj yaptığım anlar.
9. Duygusal haberleri seslendirirken VTR'nin sesini hafif açıp yankı yapmasını dinlediğim anlar.
10. Balıklama atladığımda denizin içine doğru akan köpükleri ve o derin maviliği gözlerimin içine çekmek, çekmek, çekmek...

Aa, birşey söyleyeyim mi...Bunları yazmak bile iyi geldi aslında. Son okuduğum kitaptaki "Mutsuz olduğunuz an kendinizi en mutlu anlarınızdaymış gibi hayal edin. İyi hissedeceksiniz" benzeri söyleme uygun bir pratik oldu bu:) Kimi sobelesem, kimi sobelesem:) Bari Gece'yi sobeleyeyim :)

Pazartesi, Eylül 05, 2005

I'm Back...

Bir haftayı aşkın yokluğun ardından birşeyler yazmak istedim. Aslında geçen hafta yaptığımız günübirlik Bursa gezisini, dün yağmur altında motorla ısrarla pikniğe gidişimizi, ve şunu ve bunu, ve onu anlatmak istiyorum ama birşeyler oluyor ve ben bloga zaman ayıramıyorum. Önemli kararlar arefesindeyim. Kafam karışık. Midem bulanıyor... Yarın tüm gün bir AB seminerinde olacağım konsoloslukta... Ama eminim bir fırsat bulup yazacağım. Merak edenler varsa duyurulur;)