Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Pazartesi, Mart 27, 2006

Günler uzuyor...

Pazar akşamı... Saat 19.10 suları... İşten çıkıp Tekir'i almak için onların kanala doğru gidiyorum. Aman Tanrım! Hava aydınlık. Geç ayılıyorum! Saatler ileri alındı ya! Bahar geliyor ya! Artık iş yerinde balkon molaları verip kendi dünyana kaçmak daha kolay ya! Ve en önemlisi bırrrn bırrrrrrrrrrnnnnnnnn vakti yaklaşıyor ya! Honda da 400 CC'lik bir motor getirmiş. Aman da keyfim yerine geldi birden! Sanki tatilim varmış da dünyayı o motorla gezermişim gibi!:)

Perşembe, Mart 16, 2006

Bilsem de- ben de- yok! Olmuyor!

İnsan hayatında zaman zaman keder olabilir. Olmalı da zaten. Bana kalırsa, keder çakraları açar. Göremediğiniz şeyleri görmenizi sağlar. Tıpkı işiniz yüzünden mızmızlanırken birden kolunuzun tutmamaya başlaması ve birden kendinizi işe yarar, daha çok çalışan biri gibi görmek istemeniz ve işe sarılmanız gibi. Keder ile aslında nefes almaya değer ne çok şey olduğunu görürsünüz. Ya da "kanıksadığınız" şeylerin aslında nasıl da ruhunuza gıda ufak ayrıntılar olduğunu. Ama herşeyin azı karar ya işte! Keder de az olmalı. Bunu hayatın "mutlu olunmaya gelinen" bir yer olduğuna "inanarak" söylemiyorum ama. Bunu söylüyorum çünkü hayatın her gün yeni sürprizler -çoğunlukla kötü sürprizler- hazırlayan bir kuklacı olduğunu bilsem de herşeyin kararında olmasının doğada hayatta kalmanın baş koşullarından olduğuna inanıyorum. Fazla mutlu hayatlar, insanlar çevrelerinde öyle derin kıskançlık uyandırırlar ki bir süre sonra etraflarındakilerin gittikçe keskinleşen pençeleri mutlaka canlarını acıtır. Çok mutsuz insanları ise çevrelerindekiler görmek istemez. Her ne kadar insanoğlu kendinden daha çok acı çeken birilerini gördüğünde haline şükrederek anlık mutluluk gel-gitleri yaşasa da evrenin yasasıdır herkes etrafında kendini iyi hissettirecek ve eğlendirecek insanlar arar. Kimilerimiz bunu daha fazla inkar eder ve kendi cehennemimizin parçalarını bize yansıyan diğer zebani arkadaşlarımızda ararız sadece. Ama dedim ya, kararında olmalı herşey. Ne çok mutlu ne de çok mutsuz. Acı çekmeye gelsek de keşfedilecek bir dünyanın önümüze sunulduğunu aklımızda tutup ara sıra mutlu olmak mesela. Ya da sorunsuzluğu aramak değil de sorunlardan daha kolay sıyrılabilmek için "hazırlıklı" olmak. Böylece ne mutlu ne de mutsuz, hem ondan hem bundan, arada derede ama daha "huzurlu" bitirmek duvara attığımız çizikleri.
Keder de olmalı elbet. Ama şu içine düştüğüm cinsinden olmamalı! Karşı geldikçe dalgalandırmak keder denizini ve uzandıkça daha dibe batmak...İnanın katlanılmazı zor bir şeydir. Bunları söylüyorum çünkü artık nefes alamıyorum. Ağzımdan dökülemeyen bu sözler ancak yazılıyor böyle kökünü, gelişini-gidişini, okuyanını, sevenini, nefret edenini, hatta gıpta edenini (nasıl bir hastalıklı ruh hali olursa artık bu!) tanımadığım bu sayfalara. İlk başlarda bir "çığlık" sandığım satırlar aslında kendime itiraflarımdan başka birşey değilmiş oysa! Nasıl ki her birimiz "en güçlü olmak" ve "bedenimize sokulan bu "enerjiyi" herşeyin pahasına taşımak için çaba harcıyoruz "ömür" denilen "faz" boyunca...İşte ben de biliyorum ki ne kadar aranır, sevilir, istenirsek o kadar da yalnızızdır hayatta. Çünkü biz insanoğulları "dengeyi" bulamasak da doğa gizliden kendi "denge kanununu" uygular yaşamlarımıza. Keder de az olmalı, düşünce de, nefret de, umut da umutsuzluka, kalem de, kağıt da, hatta klavyeler, web sayfaları, bedava depolama alanları, acı, susuzluk, ağrı ve en son yaşam da! Az olmalı, karınca kararınca...

Salı, Mart 07, 2006

Kedi ve flört üzerine...:)

Bizim cam kuşunun en son ve en sevimli resimlerini buraya ekledim. Meraklılarına duyurulur:) Ne demişler: Kediciğiniz sizinle flört ediyorsa onu meşhur etmemek olmaz:)

Pazar, Mart 05, 2006

Mea Culpa*

Bazen hakikaten kimsenin umurunda olmadığımı düşünüyorum. Ve buna inanıyorum:) Mesela günlerdir süren "yokluğumu" seslerini bile bilmediğim blog okuyucularının fark etmemiş olması yeri geliyor incitiyor beni:) Ama çok uzun sürmüyor. Yalnız geldik, yalnız öleceğiz düşüncesine inananlardanım çünkü ben. Bu gerçek beni üzmüyor değil ama. O ince ayrıma dikkat etmek lazım. Sadece bu üzücü gerçeği başkalarından daha fazla kabulleniyorum. Ben ki işe girmesi için referans olduğum ve lobi yaptığım bir arkadaşımdan yakın zamanda kazık yemiş bir insanım:) Kim tutar, ne şaşırtır beni:) Ama kişinin başına gelenler biraz da kişinin kendisiyle ilgili değil midir her zaman? Bir seçim, bir karar, bir an sebep olmaz mı herşeye? Mesela "dünyanın en hastalıklı insanları" listesinde (olsaydı yani böyle birşey!) üst sıralara oynamaya aday BEN, zamanında tüm bu başıma gelenleri hak edecek birşeyler yapmış olabilir miyim? Yani sağ kolumda karıncalanma ile başlayan sinir sıkışması da yine benim o ne olduğunu bilmediğim ama artık işlediğimden emin olduğum günahlarımdan birinin sonucu olabilir mi? Bir hastalıktan endişe ederken bir başka abuk hastalığa yakalanıp bir süreliğine diğerini unutmamı yine de hayırlara vesile olmuş bir gelişme olarak mı algılamalıyım?
Aslında çok istediğimi sandığım şeyleri yeterince isteseydim kesinlikle elde edeceğime dair şüphelerimi ne kadar ciddiye almalıyım ya da?
Veya sinir sıkışması bahanesiyle son birbuçuk yılda aldığım 20'ye yakın kilogramcığı vermek için küçük de olsa bir adım atmış olmamı sevinçle mi karşılamalıyım? Aynaya bakıp "ne yaptım ben kendime?" derken kilo verme motivasyonumun sürekli düşmesini de görmezlikten mi gelmeliyim? Bahar gelse de motosiklete binsen, hayatın tadını çıkarsam derken sağ elimi kullanmamak zorunda bırakılmamda nasıl bir mucize görmeliyim acaba?
Yazmam gereken reklam metinleri, bu işten kurtulmak için başvurmam gereken yerlere yazacağım cover letter'lar, bitirmem gereken program önerileri varken hala kendimle uğraşıyor olmam kendime duyduğum öfkeyi de artırmalı mı?
Kısacası, ne yapmalıyım? Hemen bugün birşeylerin değişeceğine inanmaya mı başlamalıyım yoksa her inanışımda hayatın başka bir yönden yumruk attığını anımsayıp tedbirli davranmalı ve mutsuz mu olmalıyım?
Ne yapmalı, nasıl kurtulmalıyım?
*Suçluyum