Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Perşembe, Şubat 23, 2006

alter ego

İlgilenenlere duyurulur: Alter egoma yeni resimler eklendi!

Salı, Şubat 21, 2006

Sarı papatya...

Çok değil, kısa bir zaman önce -yani üniversitedeyken falan- herşeyi yapabileceğime inanırdım. İstediğim gibi bir iş bulacağıma, çalıştıktan sonra adım adım kariyer basamaklarını ardımda bırakacağıma, o çok sevdiğim smart roadster arabayı bşr yıl içinde maaşımdan kenara para atarak alabileceğime ve üstünü açıp E-5'te sürat yapacağıma, karar verdiğim an bir çocuk sahibi olup onun kokusuyla güne uyanacağıma, sevdiğim adamı elinden tutup her yaz tatilinde dünyanın bir başka köşesini kleşfedeceğime, ucuz motellerde konaklayıp bol bol alışveriş yapacağıma, vs vs... İNANIRDIM. Ama gerçekten! Saf mıydım, genç miydim onu siz söyleyin ama umut doluydum. Bir kapı kapanır, bir diğeri açılırdı nasıl olsa! Bir sürü yeteneğim vardı. İster seslendirme yapardım, ister dergilere aylık yazılar hazırlardım, uygun zamanı bulunca da şöyle kelli felli felsefe kitapları çevirirdim. Kimbilir belki o yıllara kadar ne istesem yapabildiğimden, en azından kafamı kullanarak ilerlemeyi başarabildiğimdendir bu inancım. Hatta işe başladığım ilk yıllarda da hala inancımı yitirmemiştim. Huzurlu bir ev, o evin içinde kitap okuyabileceğim sevimli bir köşe, her yerde mumlar, kapıda bir Harley! Kimileri gerçek oldu, kimileri yarım kaldı, kimi hayallerimin yanına dahi yaklaşamadım sonra. Gittikçe kötümser oldum. Baktığım her bina, her insanda kötülüğün taaaa kendisini görür oldum, korkmaya başladım. Yeteneklerim ya da güleryüzümle değil başka meziyetlerimle yükselebileceğimi gördüm. İşe küstüm, o işe giren kendime sonra...

Herşey sarpa sarmaya başladı işte o anda.

Bir buçuk yıl önce içimde başlayan çürüme son sürat devam ediyor. Sahip olduğum şeyleri göremediğim gibi, başka şeylere sahip olabileceğime dair tüm inancımı da yitirdim. Hep "şu olduğunda, bu olursa, ama şu da değişirse" der oldum. "Eğer"ler çoğaldıkça hayatımın "beyaz" noktaları azaldı sanki. Kurudum, sevgilinin aldığı ve büyük bir şevkle vazoya koyulan çiçeklerin bir köşede unutulması gibi unutuldum; eskiden nasıl bir çiçek olduğumu unuttum. Sarı, küçük, kendi halinde, sabahları evin içine sızan güneşe gülümseyen, şefkat delisi sarı papatya değil miydim oysa ben? What have I become? (O çok sevdiğim filmde hayatı cehenneme dönen aktörün söylediği gibi....)

Salı, Şubat 14, 2006

Programcıyım, programcısın, programcı...

Yine program projeleri peşindeyim. İnsanoğlu hayal kurmaktan bir türlü vazgeçmiyor. Son 1.5 yılda öyle çok uumtlandım, öyle çok hayalkırıklığına uğradım, öyle çok düşüp öyle çok yeniden ayağa kalktım ki... "Bir daha olsa ne olur ki" demeden edemiyorum. Dün Tekirimle oturduk, kamerayı şöyle koyarız, anonsu böyle çekeriz diye bir yandan kafaları çektik bir yandan da hayallere daldık. Şu kafamdaki binlerce şeyi hayata geçirmeden medya kariyerime son vermeyeyim dedim ama bu yaptığım işi de daha fazla yapamayacak kadar sıkıldığım için başka tekliflere sıcak bakar hale geldim. Bu da bizim ülkede bizim kuşağın sorunu sanırım. Birşeyler için geç olmadan kariyer hedefini belirlemen ve öyle ilerlemen gerekiyor. Zira "ben sevdiğim işi yapacağım" demenin bedeli ağır olabiliyor. Yani haftanın 6 günü sürekli bir bültene birşey yetiştirmek için çalışmak istemiyorsam biran önce birşeyler yapmalıyım. Ama okuduğum bölüm bütün bunlarla ilgili. Böyle sözel, yazısal şeyler işte...Kalkıp "hadi ben kafama göre halkla ilişkilere geçeyim" diyemezsin. Hal böyle olunca insanı, özellikle de kaygılarla kürek çeken "ben"i bir telaş alıyor. "Hemen karar vermeliyim. Hemen harekete geçmeliyim. Yazdan sonra da programa dair bir gelişme yoksa medyadan çekip gitmeliyim" vs vs... Yine aklımdan aynı şey geçiyor: "Yukardan bir ışık huzmesi yayılsa şöyle evrenime de bana "şu daha doğru, şunu yap a be kızım" dese... Dese de ben de kendim karar verip kendi hatalarımın sonuçlarına katlanmak zorunda kalmasam:) Di mi ama:)

Çarşamba, Şubat 08, 2006

Karlar düşüyor ben de ağlıyorum...

İstanbul ikinci kez kar altında. Ben ise Gece'nin "Kayboldun yine" cümlesi üzerine birden irkilerek kendime geldim. Aslında ne kadar kaybolmak istediğimi de anladım o cümle ile... Yarın bu işe gelmemek, oturduğum semtten uzaklaşmak, fosur fosur sigara içilmeyen, camları olan, güneşli bir ofis bulmak için iş aramaya devam etmek... Off... Bunlar ne yorucu! Bütün bunları göğüslemeye çalışmak ve defalarca hayalkırıklığına uğramak yerine "kaybolup gitsem"... Güzel olmaz mıydı?
Tekirimin de canı sıkkın bu aralar. Medya mensubu olmak yorucu birşey. Pazar günü -mesela- tekirime yardımcı olmak için onların programına katkıda bulundum. Ama ne felaketti. Sesçi hangi düğmeyi açacağını bilemedi, yayına 30 saniye kala Türkiye'nin o "büüyyyüüüüük" televizyonunda tam bir acze düşülmüş herkes etrafta koşuşturuyordu! O günden beri sinirimizi üstümüzden atabilmiş değiliz. Hala program yapmaya çalışıyorum ya şu sektörde. Mankenlerden, patron yeğenlerinden, patronların işini bitiren iş adamlarının kızlarından yer kalacak da ben de kendi programımı hazırlayıp sunacağım! Peh... Ancak "peh" diyebiliyorum bu boş hayale yani:)
Neyse, işte Gece... ve diğer okuyucular, tüm uğrayanlar... Ben iki ileri üç geri adım adım sayıyorum yerimde. Anlatacak ne çok şey oluyor ama iş yerimde bilgisayarımın konumu evde de bitmeyen gürültü rahat vermiyor, yazamıyorum. Ama bugünler geçip başka kötü günler geldiğinde en azından bu şartların değişeceğini biliyorum:)
Karda da mahsur kalmama bir izin vermediler ya... Ne diyeyim:)