Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Cuma, Ekim 28, 2005

Bazen susmak gerekiyor...

Bazen susmak gerekiyor. Zaten anlatamayacağını biliyorsan en iyisi susmak oluyor. Acze düşüyorsun. Yalnız ve sessiz kalmak bile lüks oluyor. Eski "gerçek" yalnızlıklarını özlüyorsun. Yine acze düşüyorsun. Hiç kimsenin seçimlerinin sonu sana çıkmıyor. Anlaşılmak istemek de sadece yürek acıtıyor. Ve bazen susup gitmek gerekiyor. Kalp kırmamaya o kadar kararlıyım ki şu kısa hayatımda.

And I know that there is no easy way to say goodbye. But, I just can't be here any more... Goodbye...

Pazartesi, Ekim 24, 2005

Pisi pisi pisi...

Evdeki internet bağlantım bloguma resim yüklemek için hiç de uygun değil. Ama can sıkıntısına iyi geliyor bu tür şeyler. Sanırım Bayram tatilimizin diğer sektörlerde çalışanların aksine 2 gün olduğunu öğrenmem de canımı sıkmış olabilir. Yani işe dair konsantrasyonumu düşürmüş olabilir. Ki zaten konsantrasyonumun şurada da da görüldüğü gibi hiç de yüksek olduğu söylenemez :) Ben de alter ego'ma birkaç resim daha yükledim. Okulda çektiğim kedileri, sonra iş yerinde dünyaya gelen sonra zalim insanların bir kutuya doldurup bilinmeyene götürdükleri minik yavruları... Daha bir sürü resim var. Ama sabır, can sıkıntısı ve zamanı bir arada yakalamam gerekiyor:) Peki bunlar benden başkasını ilgilendiriyor mu? Tabii ki hayır! :) Tamam, tamam....Biliyorum!

Pazar, Ekim 23, 2005

Accaaayip iticiyim!

Bu aralar öyleyim...Hakikaten! Yani öyle gözüküyor olmalıyım. Çünkü herkese ve herşeye sinir oluyorum. İş yerinde çenesi hiç kapanmayan iş arkadaşıma, hazırladığım haberin bir kelimesinde ses setindeki arızadan ötürü ses "boink" diye patladığı halde haberi bana gönderirken "haberin her yerinde ses patlıyor" diyerek etrafa şov yapmaya çalışan dün asistanken bugün adı birden yönetmen oluvermiş, kolay mevki sahibi dangalaklara sinir o-lu-yo-rum! Yani tamam...Herkesin iş yerinde sorunu var neredeyse ama ben şu aralar benimkilere gıcık oluyorum. Ve bu halimde büyük ihtimalle burayı okuyanlara da itici gözüküyorum. Ve her nedense bundan bile haz alıyorum!:) Ben de "psikopat" ayağına yatıp etrafa korku saçan böylece hiçbir iş yapmadan yan gelip yatma lüksüne sahip olan o diğer insancıklardan olmak istiyorum. Bu yönde kişiliğimi değişime uğratıp, daha daha dahaaaaaaaa da mutlu olmak istiyorum. Accaaaayip iticiyim. Ve bunun bir gün işe yaramasını umut ediyorum:)

Cuma, Ekim 21, 2005

Yeter ulan!

Evet bıktım. Ne var yani! Bıktım. Her sabah uykumun en güzel yerinden takunya benzeri aptal terlikleriyle tepemde takada tukada yapan, ciğeri beş para etmez bir kadının gürültüsü ile fırlamaktan bıktım. Sonra güne gözlerimi açtığım ilk saatlerde hayattan nefret etmeye başlamaktan, içimde üst katta yaşayan insan formuna girmiş şeytanlara duyduğum intikam hissini besleyip büyütmekten bık-tım! Kapılarına çıkıp defalarca işimin ağırlığını, gün boyu milyonlarca sese ve görüntüye maruz kaldıktan sonra eve geldiğimde biraz kafamı dinlemek istediğimi, o hiç düşünmeden ard arda doğurup durdukları çocuklarını tepemde gece 12'lere kadar koşturmaktan biraz olsun vazgeçebilirler ise hayatımın huzur ile dolacağını en uygun, en sevimli ve sonunda en şirret dillerle anlattım! Ama yok, yok! Bana söyleyebildikleri tek şey "beğenmiyorsan git müstakil evde otur" oldu. Sanki doğanın insanların yaşam düzenlerine dair oluşturduğu yazısız kuralında "apartmanda diğer insanların hayatının taaa ortasına etmek için her türlü gürültü hesapsızca yapılır. Bu gürültüye katlanmak istemeyeneler zaten insan evladı değildir ve Türkiye'de topu topu 20-30 bin aileye nasip olan müstakil bir villa alıp içinde oturmaya mecburdurlar" diye bir madde var da! Yani "Aaa, pardon. Bu kadar rahatsızlık verdiğimizin farkında değildik. Yani bilsek biraz daha dikkatli olmaya çalışırdık. üstelik defalarca kapımıza geldiğinize göre gerçekten rahatsız olmalısınız" demekten ise böylesi daha konforluydu onlar için! Sonra Ramazan başladı. Bu insanlar sahurda sevaba girmek için kalkıp yemek yerken tepemizde sandalyeleri, masaları çekip, sabahın 5'inde o koşmaktan başka bir şeye mecali olmayan ve 4 yaşına gelmesine rağmen hala sadece "anneee anneeee" diye böğürebilen çocuklarını tepindirdiler. Ve Ramazan'da salt oruç tuttukları için sevap işlediklerine inandırdılar kendilerini. Hoşgörüsüz, saygısız, umarsız, dini biler şova dönüştüren milyonlarca insandan biri oldular bir anda! Bize de elimize "dertli komşu dostu" bir sopa alıp vurmak kaldı. Çünkü bu üzerinde yaşamaya mahkum edildiğimiz ülkede "apartman nizamı", "komşulukta uyulması gerekenler" ya da "kişisel huzura tecavüzden" mahkemeye gitme, bir polis çağırıp hadlerini bildirme gibi lükslerden yoksunuz! Çünkü polisi çağırdığında önce ona derdini anlatabilmen, gürültü anında olayı tespit etttirebilmen ve rüşvet almadan kamu nizamına aykırı hareketten ihtar çekmesini sağlayabilmen neredeyse İMKANSIZ! Ama denemek istiyorsan buyur! Ondan sonra o duyduğun terlik, ayakkabı ve topuk seslerine olan tahammülün daha da düşmeyecekse buyur! Peki neden çekip gitmez insanlar? Yani gürültüyü "hıh ben takmıyorum ki, çok huzurlu ve mutluyum" edalarında paketleyip kendine sunmaya çalışmaktan, yukarıdaki familyanın her bireyine "gülle topuk, takunya kafa, ya da mankafa (!)" gibi takma adlar yakıştırıp kendine bu yaşadığın kabusu sevimli göstermeye çalışmak yerine niye ...tir olup gitmezler insanlar! Çünkü "O" an gidemezler! Çünkü madden ve manen orada doldurmaları gereken bir süre vardır. Ve bu süre o evde yaşadıkları "güzel anlar", o ev için yapılan "yatırımlar", o evde kurulan "hayaller" gözünün önüne geldikçe insanın daha da uzaaaar uzaaar uzaaaaaaaarrrr gideeerrrr. Ve bu dert bitmez. İnsanı hayatının baharında "bu gece yattığımda uyuyabilecek miyim? Ya uykusuz kalırsam yarın iş yerinde "mutlu ve verimli" çalışan rolümü iyi oynayabilecek miyim ve bunca öfkeyi trafikte sinyal koluyla hiç tanımamış, arka aynaya bakma fikri kafalarında hiç filizlenmemiş, ağızları beş karış açık, kolları yan camdan bir metre sarkmış ve o kollarını içeriye sokup vites değiştirerek olası bir tehlikeyi engelemek yerine başkalarının canına kast etmeyi görev edinmiş insanlardan çıkarmadan işe gidebilecek miyim?" düşünceleri ile boğuşmaya iten bu traji-komik dertten bıktım, usandım! Her yanımı derin bir umutsuzluk ve insanlara duyulan büyük bir nefret kapladı. Kafamda dolanan program fikirlerini, onlarca yeteneğimi, gençliğimi, gittikçe şişen bedenimi bu gerizekalı derde teslim etmekten bıktım. Ve kaçmalıyım. Biliyorum bir yolunu bulup kaçmalıyım. Yoksa....

Salı, Ekim 18, 2005

Labirentte...

Zifiri karanlık. Hiçbir şey göremiyorum. Adımımı nereye atmalıyım? Çıkış nerede? Şu, şu da ne? Ah...Yine duvar, yine o kahrolası duvar... Göremiyorum ki! Nereye gitmeliyim? Çıkış nerede? ... Yoksa? Yoksa burası? Hayır... Yine çıkmaz... Yine kahrolası labirentin bir başka çıkmazındayım? Oysa bu kez... Bu kez olacak sanmıştım. Bu kez bitecek. Çıkıp gideceğim... Ve hiç hatırlamayacağım bu küflü duvarları. Otursam mı biraz? Yorgunum. Bir kez daha deneyemeyecek kadar yorgunum. Hayır, kalkmalıyım. Bir yolu olmalı. Önümü görmeden de ilerleyebilmeliyim. Nasıl da korkutuyor bu zifiri karanlık beni. Ne geleceğini bilmeden, neyle çarpışacağımı bilmeden yürümeye çalışmak... Çıkış nerede? Ah! Ah yine başladı. Yine kalbim fırlayacak gibi yerinden. İntikam mı almaya çalışıyor benden? Bak...nasıl da sigara çekti canım. Bir kibrit olsa... ya da şu enteresan çakmaklarımdan biri. Işık da yardımcı olmaz mıydı? Ceplerim! Ceplerimde birşeyler olabilir. Belki beni buradan çıkaracak birşeyler? Bakalım...Hm...Bu...Sakız!Yapış yapış...ellerimi kirleten bu kahrolası sakız. Defol! Senden kurtuldum...Bir kez daha umut edeceğim. Elimi cebime sokacağım ve biliyorum bu kez işe yarar birşey bulacağım! Hmm...Bu, bu...yoksa bu düşündüğüm şey mi? Bu bir kibrit çöpü mü? Evettttt! Evet! Peki...peki şimdi ne yapmalıyım. Bir kibrit yanımı şansımı kullanıp çıkışı kestirmeye mi çalışayım sönük ışığında son umudum, yoksa bir sigara yakıp kabulleneyim mi? Gözyaşlarımla söndürürüm belki daha yanıp bitmeden bu zavallı çöpü? Ne yapmalıyım?
....
....
....
Sigarayı bu kadar az içmeme rağmen özlüyor olmam normal mi? Bir nefes daha...Hımmmhhh...İçim acıyor. Sigaranın ucundaki şu sönük ışıkta gördüğüm ellerime, kollarıma, bacaklarıma...Kendime...Acıyorum...

Perşembe, Ekim 13, 2005

Senden, benden, bizden...



Aşkım,
Dolu dolu 2 yıldır, dip dibe yaşıyoruz. Her anımızı, birer günlük tatillerimizi, uyku öncelerimizi, uyku sonralarımızı bir anı bile boşa geçirmemek için birbirimizle dolduruyoruz. İlk kez rüyalarımda kendini ele verdi sana olan aşkım. Sonraları her gece rüyamda görmek için seni, gülünce küçülen gözlerini düşünmeden uyumaz oldum. Gecelerce rüyamı, seni, rüyalarımda gördüm. Buluşmalarımızın ardından sırdaş defterime “gerçek olamayacak kadar güzel” geceleri anlattım. Sonra rüyam, sen, bana evlenme teklif ettiğinde hiç düşünmeden “evet” dedim. Ve bak neler yaşadık, nerelere geldik… Paris’i arşınlayan heyecanlı sarman ve tekir bu iki yılda hiç durmadı. Seabob hayalleri mi kurmadı; Yunan adalarında geçirilecek Ege akşamlarının hayallerini mi? İçmeler’de “bizim” iskelemizin üstünde, birbirimizden hiç ayrılmamayı ve yeniden dünyaya gelirsek yine birbirmizi bulmayı mı? Ne çok koştu aşkımız, neler çekti, nelere katlandı! (Teşvikiye’yi nasıl unutacağız? Ve ilk kedimizin ayaklarımızın ucunda uzanmak için yaptıklarını, ve gidişini…) Ne çok sevdik birbirimizi. İncitmekten çekindik daha çok incindik. Hayaller kurup her seferinde aynı dehlizlere düştük. Daha çok inandık, daha çok parçalandık. Ama her gece elin, kolun, bacağın elimde, kolumda, bacağımda birbirimize değerek güç aldık birbirimizden uykularımızda… Birbirimizsiz uyumadık, uyanmadık… Ağladık (ben bol sulu, sen ise içine akıtarak göz yaşlarını) ama yollara dökülüp acılarımızı yeni keşiflerimize gömmeyi başardık. Güldük, kikirdedik… Senin o birbirinden şeker dil sürçmelerini bol bol yineledik. Benim o meşhur “uyuyacak mısın” lafıma hep, yine, yeniden gülümsedik… Bebiş hayalleri kurduk, isimler koyduk bebişimize. Her seferinde bu dünyaya bir birey getirmenin ağır sorumluluğundan çekindik (ne vereceğimiz değil ne göreceğiydi kaygımız…) Joshua’dan bahsettik bol bol. Emily diye küçük bir İngiliz kızının peşinde günlerce koştuk o naif gülümsemesini görmek için. Para kazandık, para harcadık… Motorumuza atlayıp güneşi çektik ciğerlerimize… Minik kediler edindik kendimize: Cartlaklar, Tulumlar, Kınalılar, Pabuçlar… Ve hep daha çok sevdik birbirimizi, sevdikçe yaşamın bize sunduğu hediyeleri…2 yıl geçti aşkım, kocam… Dip dibe, dolu dolu 2 yıl… Ve ben bu iki yılda seni sevmekten, seni özlemekten, seninle gülüp seninle ağlamaktan hiç sıkılmadım. Dillendirdikçe daha çok sevdim seni, gözlerim parıldayarak anlattım herkese. “Allah nazarlardan saklasın” dedim kendime, her seferinde. Bundan sonra da yıllarca aynı şeyleri hissedeceğimden emin olarak ruhumun diğer yarısını dolu dolu sevdim ben… Ve istedim ki bu bloga giren herkes görsün, bilsin seni ne çok sevdiğimi… Bir gün Kumru da öğrensin 20’li yaşlarımın aşkla, seninle dolu günlerini… Seni seviyorum sevgilim. İyi ki girdin rüyalarıma, iyi ki sevdin beni… Hep yanımda kal, hep sev beni… Mutlu yıldönümleri… SKC’n…

Belki kimse sevmeyecek
Gözlerindeki hüznü,
Benim sevdiğim gibi…
Belki kimse görmeyecek
Güldüğünde küçülen gözlerindeki
Hınzır sevgiyi…
Belki kimse görmeyecek
Seni,
Benim gördüğüm gibi…
Yine de değmez mi?
Bir kez dokunmak için ruhuna
Acı içinde binlerce kez,
Kenardan köşeden görmeye seni?!

(…Sensizken sana yazdığım…)

Çarşamba, Ekim 05, 2005

Pamuk ipliği...


Pamuk ipliğine bağlı sabrım şimdi o kopan ipin ucunda sallanıyor. Aylarca kendimi telkin ederek oluşturduğum tüm savunma duvarları yıkıldı. Dirençsiz, inançsız, umutsuz, yorgunum... Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi. Amansız bir hastalık gibi. Peşimi bırakmıyor ve gün geçtikçe daha çok şey götürüyor benden. Kimse bir şey yapamaz, yapamıyor. Tek çare beklemek. Ancak bekleyecek direncin olmadığında bu "tek" çare de çaresizliğine eklenip kaybolup gidiyor. Bu topraklardan kaçıp gitme isteği ve kaçıp gitmek için yeterli gücü kendinde bulamama ikilemi dolaşıyor ayaklarıma. Geçen gece 1 dk. bile uyuyamadım. Evet, 1 dk. bile! Düşünceden düşünceye, umuttan umutsuzluğa, mutluluktan hüzne kayan ruhumu susturup geceye karışamadım. Yine "o" uykusuzluk günleri geliyor. Ya da uyusan da "uyumamış gibi olma" günleri. Yakınımdakiler, uzağımdakiler...Hepsi çaresiz. Belki de çareyi ben/biz göremiyoruz. Belki de koparmak lazım her şeyi, her şeyi yitirmek lazım yeniden başlama şansını yaratabilmek için. Artık yazmak da, anlatmak da yaramıyor. Ruhum huzursuz, bir türlü yatışmıyor. Dişlerimi sıkıyorum, boğazım hep ağrıyor...Ne yani kanser olmayı falan mı bekliyorum?! Tüm bunlar için, olan biteni değiştiremediğim için, kendimi suçladıkça daha da yoruluyorum. Ne bir ses duymak ne bir yüz görmek ne de bir adım atmak istiyorum. Depresyonun evrensel dilini mi öğreniyorum yoksa?! Ya tekir...Gözümün önünde üzüntüden eridiğini görmek beni daha da kahrediyor. Aklımıza gelmeyen şeyleri yaşamamız ve sorunun benim ruhumdan güç alıyor olması üzerimdeki yükü 2'ye katlıyor. N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?N'apıcam?N'apmalıyım?...