Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Cuma, Aralık 30, 2005

Yine oldu işte!



Bir yıl daha bitiyor. Son saatlere yaklaşıldıkça insan daha bir "sorgulama" moduna geçiyor nedense. Ölüm döşeğindeymişsin de yaşamını sorguluyormuşsun gibi geçip gitmekte olan seneye bakıyorsun. Ben de bakıyorum. Çoğunlukla trafikte! Zira düşünecek çok vaktim oluyor!:) Hiç iyi bir şey göremiyorum. Tekir ile birlikte olduğuma mutlu olduğum anların dışında her şey ters gitti sanki bu sene. İş, ev, para, sağlık... Ha, sahi ben içimden çıkardıkları dev lipomdan bahsetmedim değil mi? Kalçamdaki ve sırtımdaki dikişlerden bahsettim mi? Genetik ve sonu pek de iyi bitmeyecek hastalığımdan bahsettikten kısa süre sonra bir operasyon geçirdim. Eh oldu baya tabii. Şimdi dikişlerim hafiften kaşınıyor. Doğa mucizesini kesilen etlerimi bir araya getirmekte gösteriyor. Ah... Neyse... Güzel bir şömineli tatil yaptığımızdan da bahsemedim ki burada... Pek çok şeyi atladım. Kafam sürekli karışık, sanki burada değil de başka bir yerde olmam gerekiyormuş ya da her an görmekte olduğum kabustan uyanacakmışım gibi tetikte yaşadığım için olsa gerek. Nietzche'nin "en son kötülük" dediği umudumu yitirmeyi bir türlü başaramadan, bir yaş büyüyerek ama pek de olgunlaşamadan bitiriyorum bu yılı da. Yarın doğum günüm. Yeni yılı ve yeni yaşımı -ne ironiktir ki- bu yıl da buruk kutlayacağım. Geçen yıl evimizden uzakta geçirdiğimiz yılbaşının burukluğunu yaşadığımızı düşünürken bu yıl burukluğumuzun tenimize işlediğini görüyoruz çünkü. En coşkulu olmamız gereken günde uzaklaşıyoruz birbirimizden. Ve ben geçen yıla bakıyorum da... Ne çok şey yitirdim orada!? Ne çok şey yitireceğim kimbilir bu yıl da!? Umudum hariç! Ve o yüzden olası bir mutsuzluğun huzursuz esintisi çarpıyor kirpiklerime. Şakaklarımdan bir ağrı giriyor başıma...
Geldin işte 2006....
l

Pazar, Aralık 25, 2005

Artık sevmeyeceğim !

Esprim mi kalmadı benim? Ruhum mu sığlaştı, çirkinleşti yoksa? O yüzden mi beğenmiyorum ruhumun sayfaya akan izdüşümünü? Renksizleştim mi bilmem ki? Yüzüm neden gülmüyor hiç? Kendi kendime içinden çıkılmaz bir çaresizliği mi salık veriyorum her gün? Uzaklarda olmaktan başka bir hayal kesmiyor gönlümü... Gülümsemeyi mi unuttu yüz kaslarım? Somurtmak daha zor değil mi oysa? Neden ait hissetmiyorum kendimi bu hayata? Ne bekliyorum? Ne güldürür, ne tutundurur beni hayata? İçim aşkla dolarken nefes almayı neden sevemiyorum hala? Uzaklara gitmek, dönmemek, buraları unutmak istiyorum.
...
Kulaklarımdan kan gelinceye kadar sevemeyeceğim seni İstanbul! Hak etmiyorsun... Kendi kendini, içinde üreyen kurtlarla tüketen kocaman, çürük bir elma gibisin. Seni sevmiyorum... Sevmeyeceğim de... Uzaklarda güleceğim bir gün, belki... Belki de gülücüklerim sonsuza dek tükendi benim ?!

Cuma, Aralık 23, 2005

Olasılıklar (!)

Son günlerde (aylarda mı demeliyim. Hiçbir şeye vakit kalmadığı gibi en sevdiğim kitap okuma işine de vakit kalmıyor çünkü...) bir kitaptan kısa bir cümle... Çok sevdim:

(...)
-Hepimiz ölüyoruz Bonnie. Sadece ben olasılıklarımı sizden daha iyi biliyorum.
(...)

(Not: Kanserden ölmek üzere olan psikoterapistin terapi grubunda sarf ettiği cümle)

Cumartesi, Aralık 17, 2005

Çile bülbülüm...

Anlam veremdiğim bir iş yerinde çalışıyorum. Mesela haftasonlarına bakalım. Geliyorsunuz. 13.00 bültenine birşeyler yetiştirmek için kafanızı toplamaya, haberi birkaç kaynaktan doğrulamaya ve ardından yazmaya çalışırken kimin olduğunu bile bilmediğiniz 7-8 yaşlarında, aptal görünümlü çocuklar "tapa tapa tapa" sesleri çıkararak haber merkezinin göbeğinde koşuyorlar. Daha önce montaj setinde iken arkamdaki koridorda muhabirlerin futbol oynamaya çalıştıklarını gören birisi olarak bu beni şaşırtmıyor aslında. Artık böyle şeyleri tuhaf karşılamak tuhaflık olur! Ama kızıyorsun tabii. Hişşşt, pişşşt diyorsun ama ebeveynelerinin kulaklarına değmiyor bu nidaların tabii. Ve burayı bir kurum olarak adlandırıyorlar. Burada insanların huzurlu olmasını, ellerinden gelenin en iyisini yapmalarını ve "almadan vermelerini" bekliyorsun. Bekliyorlar yani...Onlar canım... Onlar işte, yöneticiler. Hiçbir yetenekleri olmadığı halde şirket patronunun memleketlisi, yavuklusu ya da yaltakçısı olduğu için üst kattaki cilalı masalara oturtulanlar. Çalışanlara sözler verip verip, ardından da "Ne yani bu sözleri tutmamı mı bekliyordun?" imasıyla boş boş kırmızı suratlarını sana izletenler. Adam kayırıcı, cahil, yeteneksiz adamlar.
Tamam, sanırım kızgın olduğum anlaşılmıştır. Saklamamak için elimden geleni yaptım zaten. Tek tatmin alanı bu çünkü. Şu anda burada çile doldurmak zorunda olduğum için kimseye birşey söyleyemiyorum. Arada dişlerimi gösteriyorum ama sonra yine kendime dönüyorum. Uzak olmanın mutluluk olduğuna inananlardanım. Tamam kabul ediyorum, insanlara da pek güvenmiyorum.
Çevreme sürekli "öğrenilmiş çaresizlik sendromu var sende. Silkelen de bak kendine. Herşeyin sapasağlam. Hayat önünde uzanıyor. Uzan ve tut o göremediğim ama gözüne girmeye çalışan fırsatları" diye fetvalar versem de kendim bunları uygulayamıyorum. Kendime baktığımda hiçbir şey düzelmeyecek ve ben hiçbir zaman nefret etmediğim bir iş yerinde işe yarar bir iş yapmayacakmışım gibi geliyor. Yarın bir başka kanal için başka bir iş yapacağım. Tek günlüğüne... Biraz uzaklaşıp, yine buraya döneceğim. Herşeyin başladığı ve günlerin bir türlü geçmediği yere. Ve yine lanet edeceğim yurtdışında muadillerim yılda 150 bin dolar kazanırken ben "Neden gitmedim ki?" diye düşünmeye...
Çile bülbülüüüüüm çileeeeee.....:)

Çarşamba, Aralık 14, 2005

One Life...


Bugün oldukça can sıkıcı bir gündü. Sanırım bloguma bu şekilde dönmem de bir yerlerde kaderime yazılmış. Hemen değil belki ama çok da uzun bir süre olmayan bir periyotta genetik bir hastalıktan ötürü ölebileceğimi ya da sürünebileceğimi öğrendim.
Kendimi, tıpkı diğer türdaşlarım gibi hep ölümsüz sayıyordum oysa ben de. Yani biliyordum o günün geleceğini de hiç bu kadar "gerçek" olabileceğini tahayyül etmiyordum. Ben gözlerimi kapadığımda dünya nasıl devam ederdi ki? Değil miydi ki dünya benim gözüme yansıyanlardan ibaret? Gönlüm ne çekiyor, gönlüm neden çekiniyorsa onu yaşamıyor muydum yeryüzünde? Değil mi ki bu dünya her birimizin etrafında ayrı ayrı dönüyordu? Evet... Ama ben de öleceğim işte. Hepiniz gibi ben de... Sadece biliyorum artık... Bir arabanın altında kalmaz, vücudumdaki benler kansere yol almaz, yolda eften püften bir sebepten kavga ettiğim bir taksici beni vurmaz ya da dünyanın sonu gelmezse ben -yine de büyük ihtimalle demekte fayda var- bu hastalıktan öleceğim. O gün geldiğinde kısa ömrümde ne kadar risk alabildiğimi düşüneceğim ya da arkamdan kimlerin beni özleyeceğini.

Tekirim hala hayatta ise onun bensiz eksik kalacağına inanıp üzüleceğim. Annem hayattaysa arkamdan ağlayacağını bileceğim. Yüreğinden bir parça ile gideceğimi göreceğim. Ben de eriyeceğim... Ama ben de herkes gibi, hatta O'nun gibi, Senin gibi, Onlar gibi, Şunlar gibi, herşeyimle, hatalarımla ve yarattıklarımla birlikte hiç bilmediğim bir yere gideceğim. Uzun süre önce yitirdiğim evcil hayvanlarımı görmeyi umut edeceğim. Oradan oraya koşturan şaşkın ruhlardan biri olacağım... Kısacası, kime, neye ya da nasıl ve ne kadar kızarsam kızayım; neye, nerede sahip olursam olayım öleceğim...
Ve internet yaşadığı sürece, sitem host edildiği sürece sana buradan gülümseyeceğim okuyucu... Viva internet!
One life, live it ;)