Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Salı, Mayıs 25, 2010

Cep telefonunu açmayan sinir tipler!!!

3 gündür bir insan suretinin peşindeyim. 3 gündür 5 dakikada yapabileceği iş için bizi oyalıyor. Ben buradan, Tekir Türkiye'den arayıp duruyor. İlk açtığımız telefonları daha ilk çalışında açan kadın şimdi numaraları tanıdı, açmıyor, sonradan geri dönmüyor, sorularımızı canı istediği zaman maille yanıtlıyor. Ciddi bir sorun için yanıt almaya çalıştığımızı maille, telefonla, herşeyle anlattım. Sanırım kafası basmadı, şimdi de özgüveni olmadığı için "yapamadım" dememek adına nezaketsiz, görgüsüz bir aşağılık gibi davranıyor... Bugünkü sinirimi, ellerim titreyerek ne kadar iş bitirdiğimi ve başka birilerinden yardım alabilmek için kaç değişik kişiye dert anlattığımı dillendirmeye gücüm bile yok!!!

Çay koydum. Bazı akşamlar ilaç gibi geliyor çay bana. Kanımıza işlemiş milletce. Kahveyi seviyorum ama hala öyle içinde süt olmayan, bold kahveyi sabah ayılma niyetine de olsa içemiyorum...

Bazen öyle yılıyorum ki... Neyi, niçin yaptığımı unutuyorum. Niye bu kadar çabaladığımı kendim bile anlayamıyorum. 3 kuruşluk tipler bu kadar mücadele etmeden bir hayat kurabilmişken benim niye hala dalgalı denizdeki kırık sandal gibi batıp çıktığımı bir türlü çözemiyorum...

Şans da yanında olacak insanın. Herkesin sana "ne akıllı kadınsın", "acayip pratik zekalısın" ve "çok cesursun, herkesin harcı değil" gibi cümleler kurmasının bir anlamı yok. Şansın sıfırın altında eksi 56 falan olunca, uzaktan bakıldığında saçma bir şekilde debelenen bir bok böceği gibi gözüküyorsun sadece...

Kafam karışık... Buraya da yansıdı zaten! :) Kedi kızım o aşağılık veteriner kendisini kısırlaştıracağım derken parçalayıp bıraktıktan sonra gece yarısı ateşlenip yere yığılıp kaldığında da benzer birşeyler hissetmiştim. Acil veteriner klinikleri aramaya koyulup, saatlerimi beni ciddiye alsınlar diye internetten benzer rahatsızlıkları araştırıp, notlar alarak geçirmiştim. Günler böyle geçti. Bir gün o acile, bir gün diğerine. Haftasonu bittiğinde artık uykusuzluk, endişe ve korkudan bitmiştik biz de. Ama ben ağlayamamıştım. Ağlamaya vaktim olmamıştı! Ne hazin değil mi? Sonra, Pazartesi gecesi kedi kızım yine yığılıp kaldığında Tekir bana "Hadi, başka bir hastane bul. Bir de onları deneyelim" dedi. Patileri avucumun içindeydi kedi kızımın. Alev alev yanıyordu... Ona rağmen bize hiç sıkıntı vermedi. Koltuğa büzüldü, veterinere çanta gibi taşınıp geri getirilmenin dışında oradan hiç kıpırdayamadı. Göbeğine dokunduğumuzda "mauuuvvvv" diye derinden bir ses çıkarıyordu sadece... "Mauvvvvvv"...

O an koptum. Tekir bana o cümleyi söyler söylemez koptum... Bağıra bağıra ağlamaya başladım. "Gücüm kalmadı" dedim, "gücüm kalmadı".... Yerimden bile kalkacak gücüm, cesaretim yoktu. "Ya ölürse" diye düşünmekten, "Yarın nasıl nefes alırım o ölürse?" diye korkmaktan dizlerimin bağı çözülmüştü. Her gittiğimiz yer sadece bizden bir gecede kaç bin dolar koparabileceğinin hesabını yapıyordu. Birkaçını azarladım, birkaçına insanlık dersi verdim güya... Ama sonuç ortadaydı, kedi kızım ölüme gidiyordu... Bağıra bağıra ağladım... "Gücüm kalmadı" diye hıçkırırken giyindim üstümü, telefonuma 30 mil uzaktaki hastanenin telefonunu kaydettim. Gözyaşlarından önümü göremeden arabaya kadar indim....

Kedi kızımı kurtardık... Ama ben hala bu olayın etkisinden kurtulamadım... Travma! Tam bir travma yaşadım...

Sonraki günlerde kızımın göbeğinde açtıkları o delikten dışarıya iltihap aktığını gördükçe, elimizde şırıngalarla o yarayı temizlerken kızımın attığı "mauvvvv" çığlıklarını ama patisini bile kıpırdatacak hali olmadığını gördükçe yine bittim... Tükendim... Ama devam ettim... İşe gitmeye, eve gelmeye, yine işe gitmeye, alışveriş yapmaya, eve gelmeye, yine işe gidip akşam işten gelmeye devam ettim... Tıpkı şimdi de devam ettiğim gibi... Tıpkı şimdiki gibi.

Herşey hafıza levhalarımıza çentiğini atıyor oysa... Aylar sonra, bambaşka bir konuda, tam da böyle, kendilerini hatırlatmak için derince kazıyorlar yerlerini...

İyi geceler...

P.S. Resim, baharın başlarında çekildi... Adı: Boklu Uğurböceği :)

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

Yağmurlu bir Cumartesi, yapılacak işler ve utanmaz havayolu şirketleri...


Yani kalkıp iki sene sonra Türkiye'ye gideceğim ve aylar önceden bilet aldığım British Airways greve gidiyor ha!!! Çok sıkıntılı bir 3 gün geçirdim. Uçuşum iptal edildi edilecek, paramı geri alabilecek miyim, bu saatten sonra bilet bulabilecek miyim ve kaça bulacağım???? Kaç günüm bu sorularla geçti. Uçuşum iptal edildi, birkaç saat sinirden ağladıktan sonra kendime geldim. Üstüne 200 dolar daha fazla vererek başka bir havayolundan, tıkış tepiş bir uçaktan yer aldım ve şimdi acaba overweight parası ödemeden valizleri götürebilir miyim diye hesap kitap yapıyorum...

Utanmasalar aldığın nefesten para alacak havayolu şirketleri... Acilen kilo vermem lazım yoksa kilo başına para almaya başladıklarında fena yakalanacağım...

Gerçek olamayacak kadar çok aksilik oldu şu son bir ayda. Cuma günü patronumla da bir konuşma yaptım. Adam akıllı tehdit ettim, "profesyonelim ben" dedim, "profesyonelce hak ettiklerimi geri verin bana" dedim... Anlayana... Aslında hareket saham o kadar geniş değil burada. Ama yetenekliyim ya sözde, o işte "leverage"m :) 10 yılımı boşuna mı harcadım Türk medyasında... Çekilmeyecek insanların arasında???

TBS bugün aralıksız 5 saat boyunca Sex and The City'nin bölümlerini yayınlayacak ard arda... Bir yandan gözüm orada olarak çantamı toplamalı, havayoluna kakalayıp kakalayamacağımı görmek için bir "öngösterim" yapmalıyım :))

Yarın iş yerinden bir arkadaşa brunch'a gidiyoruz. Maryland'da, yeşillikler arasında bir yerdeler... Akşama da belki bir meksika restaurantında Margarita içeceğiz... Bakalım, planladığımız gibi olacak mı...

Günler geçse de tekirime kavuşsam... Çok yalnız hissetmeye başladım artık kendimi... Bu kadar bağımsız, çalışan, özgür kadın ayakları yeter:) Tekirimle domestik hayatıma dönmek istiyorum biran önce :)))

See ya;)

P.S. Resimler Tekir'im gitmeden gittiğimiz uzuuuuun gezide çekilmişti. Birisi muhteşem yolun resmi, birisi de yorucu bir "ride"ın ardından Starbucks'ta dinlenen ayaklarım. Tall Skim Latté resme girmemiş....Mmmhhhh... :)

Pazar, Mayıs 16, 2010

Yetinmek ya da yetinememek... İşte bütün mesele bu...

e

TLC'de "Moving Up" diye bir program var. Özü birbirlerinin evini satın alan iki farklı aileyi (bazen 3 de olabiliyor) alıp, evi kendi stillerine dönüştürmelerini, bu arada eski sahiplerinin zevksizliğinden dem vurmalarını izleyiciye seyrettirmek var.


İnsanın hayatında duvarın renginin bile önemi var. Ev böyle birşey işte...


İstanbul'daki mutfağımızda oturup uçuk yeşil mutfak dolapları ve limon sarısı duvara bakıp ne kadar güzel bir iş çıkardığımla gurur duyguğum o günler geldi aklıma. Mutfakta oturur, küçük bir mum yakar ve evi yeni baştan yaratırken yaşadığımız sıkıntıları, tekirimle nasıl didindiğimizi, ne kadar güldüğümüzü düşünürdüm sık sık. "Hiç ayrılmayacağım" bu mutfaktan derdim, "Hiç ama hiç"...


Öyle sanmıştım. Sonra gök üstümüze yıkıldı.


Bazen, burda, gecenin bir yarısı bile daha önce hiç duymadığım güzellikte kuşların öttüğü, sakin, tepeden Washington'a bakan evimde otururken "Neden" diyorum yine de. "Neden ben de İstanbul'da mutlu olabilenlerden değilim? Neden kaçmak zorunda kaldım? Neden tırnaklarımla kazıdığım herşeyi şimdi yeniden, üstelik çok daha yılgın ve yorgunken baştan yapmak zorundayım?"


Ne bileyim... Ben buyum işte... Durmayı bilmiyorum ve uslanmaz bir umut aşığıyım. Umudumun olmasını seviyorum. Nietzche "Umut en son kötülüktür" dese de... Bile bile... Sanırım o şiir benim için yazılmıştı. Tam güzelliğini vermeyen Türkçe çevirisiyle: Boğulmak, suyun üstünde kalmaya çalışmak kadar acınası değildir aslında"...


Bıraksam da boğulsam...

P.S. Resim, Tekirim gitmeden önce o çok sevdiğim yoldaki tek tünelin ucundaki ışığı gördüğümde çekilmişti...

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

Bugün

Bugün alışveriş yapmam lazım. Türkiye'ye dönüş vakti yaklaşıyor. Hediye, kıyafet vs bir sürü şey lazım. Dün akşam buranın o meşhur tropikal fırtınalarından (!) birinin içinde kaldım. Üstelik motorun tepesindeyken! İlk kez fırtınada motor kullanmış oldum. Daha önce yağmurda bile kullanmamıştım:) Bir ara bir cesaret geldi, baktım uçuyorum yolda, "dur" dedim kendime, "dur, kendine gel":)

İş yerinde unuttuğum telefonumu almak için eve döndüm, motoru garaja bırakıp arabayı aldım. Kaskımdaki yağmur tanelerini bıraktım. Cesaret nişanı gibi, dursunlar dedim biraz :))

İş yerine ulaştığımda silecek bile yetişmiyordu artık. Önümü bile göremeden kapının önüne park ettim. Bekle, bekle, bekle, baktım dineceği yok. Bir cesaret fırladım 10 adım ötedeki kapıya doğru... Bagajdaki şemsiyeyi de almaya cesaret edemedim tabii. Onun için bagaja ulaşmak da en az 5 saniye ederdi zira! İçeri girdiğimde vücudumda kuru bir nokta yoktu! :)))

Neyse ki iş yerinde bir hırkam vardı. Üstümdekileri çıkarıp onu giydim, titreye titreye alışverişe döndüm. Markete girerken az önceki o berbat fırtına bitmiş, akşamın o saatinde güneşin son kalıntısı kaplamıştı havayı. Hep çok tedbirli olan ben dedim ki kendime "amaaan elinde taşıma şimdi şemsiye falan, bitti işte"... Yiyecek içecek alışverişini bitirip marketin kapısına bir geldim ki..... İçerisi şimşeklerle aydınlanıyor, yağmurdan göz gözü görmüyor. LOST adası mübarek! :)))

Yarım saat oturdum, daha doğrusu dışarı adım atamayan birkaç kişiyle birlikte marketin girişindeki güvenli bankta oturup bekledik. Tekirim aradı o sırada. Taksim'e gitmiş, içmişler arkadaşlarıyla. Türkiye'de saat sabahın 3'ü falan o sırada, telaşlandırdı beni. Oysa bana "ballandıra ballandıra kokoreç yediğimi anlatacaktım sana" dedi :)) Kokoreç.... Mmmhhhh... Özlemedim değil. Ama en çok kaymaklı künefeyi özledim :) Bir de çiğ köfte :) Bir de acılı her türlü et işte:) Nerede doğduğumu bilmesem kesin Urfa'lıyım diycem ama....:)))

Neyse... Oyalanmanın faydası yok. Çok işim vaaaaarrr, çooooookkkkk....

Salı, Mayıs 11, 2010

Popo Kaydırarak Kuyrukta Yer Tutma-ma

Eskisinden daha huzurluyum. Başkalarının da etrafımda yaşadığının farkına varmadan evimde oturabiliyorum. Yıllarca bunu istedim. Bundan kaçtım, okyanusun ötesine geldim... Neredeyse iki yıl aradan sonra, şimdi Türkiye'ye tatile gitmeye hazırlanıyorum. Ne kadar tuhaf geliyor. Bir yandan herşeyi unutmuşum gibi, bir yandan da hiç içimden kazınmamış gibi.

Pasaportumun süresini uzatmak için konsolosluğa gittim. Küçük bir pencerede, asık suratlı bir kadın, tek tek isimleri çağırıyordu. Odaya girer girmez serpiştirilmiş sandalyelerde oturan geni tanıdık yüzler bize baktı. Tekirimle büzüşüverdik hemen bir köşeye. Hiç kimsenin yüzünüze adam akıllı dimdik bakmadığı bir ülkede (bir grup hariç) unutuyorsunuz tabii. Genetiği değiştirilmiş organizma olmaya hazır bedeniniz huzurlu metamorfozundan sıyrılıp gerçeğe dönüyor birden... 2 yıla yakın bir süredir ilk kez o küçüçük odadaki yaklaşık 10-15 kişinin yine sıraya girmeyip sürekli birbirlerinin önünde yer tuttuklarını da gördüm mesela. Tuhafsadım. Halbuki megaköy İstanbul'da her gün sıra kavgası veren yine bendim. Hiçbir markette, mağazada adam gibi sıraya giremez çünkü milletimiz. Hep hafif popo hareketleriyle diğerlerini ekarte edip, yana kaykılmalar, omuz üstünden kaş çatmalarla yerinizi belirlemeniz gerekir. Alan belirlemek için köşelere işeyen hayvanlar gibi, ayağınızla eşelersiniz yampiri sırada tuttuğunuz yeri. Öyle yaptık biz de. Gerildik birden. Ben hazırladım bayramlık ağzımı, biz yokmuşuz gibi cart diye gelip önümüze geçen kadına insanlık dersi vermeye, yani nafile laklak yapmaya hazırlanıyorum ki.... tekirim son bir hamleyle başka tarafa bakar gibi yapıp kadının sağından önüne sızdı. Yani aslında duruyor olmamız gereken yere!!!


Arkamızdaki kalabalık da birden arkadaş oluvermiş o sırada, sohbet ediyorlar. Adamın biri "restaurantım vardı benim Washington'da, kapadım" diyor. Kapının girişindeki 3'lü sandalye grubunda oturan, sosyetik teyze kılıfındaki anadolu dedikoducuları tekrarlıyor bir ağızdan "restauranı varmış, mış,mış,mış,mış......" Duyulduklarının da farkındalar belki ama olsun, zaten biz milletçe göstere göstere yaşamaz mıyız hep? Bana bir darallar geliyor. Unuttuğum kötü bir anım canlanıyor gibi. Hoşlanmadığım herkesin hayaleti etrafta geziyor gibi oluyor... Neyse 20 dakika kadar süren acının ardından pencerenin arkasındaki kadına "backup" yapmaya gelen daha güler yüzlü kadın pasaportları uzatıyor bize. O sırada web sitelerindeki bir sorunu anlatıyorum onlara. Üyelik formunun nüfus cüzdan bilgilerini kabul etmediğini söylüyorum ve alttaki uyarı yazısında bunu konsolosluğa bildirmemin, böylece çözümün bulunabilceğinin salık verildiği yazıyı aktarıyorum. Hayatından -her nedense- bezmiş (gelsin de benim çalışma koşullarımı görsün) kadın tersliyor "yazamamışınızdır siz isminizi, Türkçe harf kullanacağaaanız". Hönk! Hadi ya!? Oysa ben mahkeme kararıyla ismimdeki i'yi ve soyadımdaki ü'leri sildirmiştim hemen! Ya sabıırrrr... Yani salak, sana bildirdik işte not falan al, web master mıdır, nüfus idaresi midir sorumlusu söyle git işte dimi! Yoksa randevu için "ille de buraya üye olcanız" dediğiniz sitenize üye olamıycaz 40 yıllık adımızı ve soyadımızı yazarak!!!!



Burada çok daha huzurluyum aslında. Sadece bu bedelleri ödemek acıtıyor insanı. Kaçmak zorunda kalmak. Bilinmezliğin tam göbeğine düşmek, ama yine de daha huzurlu girmek evine...



Kahretsin, Araf bu işte...

Etiketler: , , , , , , ,

Pazar, Mayıs 09, 2010

Bir Pazar Sabahı Amerika'da...


Bu Pazar yalnız ve hasta uyandım... Amerika'da... Yalnız olduğumdan mı hastalandım? Yoksa hastaydım da öyle mi uyandım? Aşkım Türkiye'de. Apar topar gelirken halledemediğimiz işler için gitti. Tam gideceği gün o şoku yaşadık...


Kaygan zeminde salınımlar... Hayatımda duymadığım kadar yalanı burda duydum...


Titreyerek kalktım. Midem, barsaklarım, her yerim inliyordu. Gece yiyip içtiklerimi düşündüm, hiçbirinden şüphelenemedim. Sabah 7'de başlayan titreme öğlen 3 gibi ani bir ter boşalmasıyla sonlandı. Şimdi saatin 4 buçuğunda, yani nerdeyse akşama birkaç kala sabah çayımı içiyorum yatakta. Kötü başladı gün. Oysa çıkıp alışveriş yapmam gerekiyordu. Kedi kızımın mamaları azaldı. Aşkımın gidişi onu da bunalıma soktu, yemiyor hiçbir şeyi. Gurme kedi diye takılıyoruz sık sık ama mesele bundan daha derin belli ki...


Burda göçmen olmanın zor bir yanı falan yok. Yani bence yok. Ömrüm boyunca buraya gelmek istemiştim zaten. Çoğunu biliyordum göreceklerimin. Ama başka şeyler var. Sadece sizin gücünüzle alakalı olmayan şeyler. İş yerindekiler mesela, patronlarınız, size iş değil hayat sunmuş, lütfetmiş gibi davranan personel ofisi... Burda zor olanlar bunlar. Ve yalan. Ardı arkası kesilmeyen, hesapsız, kitapsız, insafsız, umarsız, sağım solum YALAN!!!


Günler geçti o trajik konuşmanın üstünden, hala uyuyamıyorum...


Dün gece film rekoru kırdım. Birara sallanan sandalyeyle bedenim bir oldu sandım, gece 2 buçukta zor doğruldum da yattım! Leap Year'ı izledim. İrlanda manzaraları doyumsuz, Amy Adams yine muhteşem ama film basit bir romantik komedi işte. Güldüm ama, baya güldüm. Sonra HBO'da ya da ABC'de hatırlayamadım şimdi My Big Fat Greek Wedding'i izledim. Aslında yıllar oldu izleyeli ama bu ikinci oldu. Çoooook güldüm bir o kadar ağladım. Zaten yine reklamlarda bile ağlayabilen almighty sümüklü modumdayım! :) Ne kadar benziyoruz. Abartılı resmetmişler biraz Yunanları aslında ama müzik, kültür, içiçelik, herşeye burnunu sokan akrabalar, aileler, gürültülü sohbetler... Duygulandım... Santorini'yi hatırladım. Rüyama girsin diye her gün kendimi kurduğum Santori'yi... Ağladım işte...


It's Complicated. En son izlediğim oydu. Meryl Streep ve 30 Rock'la birlikte, yıllar sonra ne kadar iyi bir aktör olduğunu keşfettiğim Alec Baldwin'in filmi. Yeni bir film. Galiba birkaç ay önce oynadı. O da çok güldürdü beni. Argümanlarını sağlam destekleyemeyen bir romantik komediydi ama nihayetinde. Veee bir de netflix'ten internet streamingle My One and Only'yi izledim. Ah Renée Zelweger... Dönem filmlerine nasıl da yakışıyor. Son yıllarda en sevdiğim filmlerden biriydi...


Bunca filmin üstüne kendimi o tuhaf rüyaların içinde bulup 10 dakikada bir uyanmam normaldi herhalde!!!


Olay olalı günler oldu. Hala karışık kafam. Ne hissedeceğimi bilmiyorum... Kırgınım, kırgınız...


Bir çay daha alacağım...


Aylar sonra merhaba bu arada...

Etiketler: , , , ,