Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Salı, Ağustos 30, 2005

Tekirin patisi...


Tekirin patisini koyayım dedim buraya. Çok sevdiğim patilerinden birini:)

Pazar, Ağustos 28, 2005

Böyle gelmiş böyle gider...

Her gün yapageldiğim ve yüksek ihtimalle bundan sonra da yapagideceğim ( hı?) şeylerden öylesine sıkıldım ki sanki orta yerimden ikiye ayrılacak ve acısını dahi hissedemeyeceğim... (gibi geliyor!)
Boğuluyorum. Kendi ellerimde şekillendirdiğim denizde, bo-ğu-lu-yo-rum!

Cuma, Ağustos 26, 2005

Sevinçten ağlamak...

Uzun zaman olmuş! Blogger olduğumdan beri ilk kez bu kadar ara vermişim. Demek ki hakikaten çok çalışmışım son iki haftada :) Bulunmaz hint kumaşı cinsinden bir çalışanım zaten ben (Müdürler okumuyor gerçi burayı ama...Ya da..ee..yoksa? :) ) Haber yazarken aklıma birşey geldi. Beni bu oflayıp pufladığım yere, bu mesleğe getiren şey... Üniversitede bölümümgereği son sınıftan önce belli bir ortalamayı tutturan öğrenciler (7 kişiydi sanırım) uluslararası geçerliliği olduğu iddia edilen ( öyle diyorlar da ne kadar az sınavımızın akredite sayıldığını bilmiyorlar sanki ABD'de, Avrupa'da...) bir sınava girdik. Sonuçlar iki saat sonra açıklanacaktı. En fazla 3 kişi geçer dediler. Sonra ben derse girdim. Çıktım. Bölüm asistanını aradım. Bana "Nerdesin herkes aradı sordu bir sen aramadın. Çok iyi puanla geçtin. Hayatın kurtuldu!" dedi. Ben "teşekkürler" deyip telefonu kapadım. Sonra ağlamaya başladım. İlk kez, sevinçten! Annemi aradım. Ağlayarak telefonu açınca telaşlandı o da. 2 saar kötü birşey olmadığına inandırmaya çalıştım. Ama ağlamaktan anlatamadım da. Türkiye'de milyonlarca üniversite öğrencisinin arasından sıyrılan 3 kişiden biri olan ben hayatımın geri kalanında sırtımın hiç yere gelmeyeceğine inanmıştım o gün. Birden aklıma bu geldi. Ne kadar uzun zamandır hiç düşünmemişim. Oysa daha o günün akşamı bir aşk darbesi yemiş, ertesi gün aldığım kredili dersi bırakmış, eve dönmüş ve berbat bir 3 ay boyunca sıkıntı üstüne sıkıntı yaşamıştım. Sonrası ise... İşini iyi yapan ama sürekli kimseye işin inceliklerini anlatmayan bir haberci! O gün ağlamıştım. ilk kez, sevinçten!

Pazar, Ağustos 21, 2005

Köpek

Sabah hafif yağmur vardı ben işe gelirken. Her gün geçtiğim bir ara sokağa geldiğimde kenarda yatan bir köpek gördüm. Yağmurun altında. O da beni gördü tabii. Araba daha yaklaşmadan ayağa kalktı, saldırı pozisyonu aldı. Ben de iyice yavaşladım ki ona zarar vermeyeyim. Sonray anından sessizce geçtim. O da bir süre arabanın yanında koşup havladı. Sağa dönerken aynadan baktım ne yapıyor diye. Arkamdan bakıp kendi kendine sağa sola birkaç "hauww" savurdu...Ve gözden kayboldu...
Gülümsetti beni sabah sabah. Ben yolumda giden bir arabaydım yalnızca, o ise -nedeni sadece genetik kodlarında yazılı bir saldırganlık/bekçilik durumu olsa da - geçen arabalara öfke duyan bir sokak köpeği. Halbuki ne kalkmasına gerek vardı, ne koşturup kendini yormasına... Ama o öfkesini yenemedi. O "istemediği" şey oradan her geçişinde koşacaktı belli ki! Kendimi o köpeğe benzettim bu sabah. "İstemediğim" şeyler kendi hallerinde akarken hayatta ben sürekli onlara "hauww"layıp kendini yoran köpek olacağım. Onlar akacak, ben takılacağım. Herşeyin üstesinden gelebilecek donanıma sahip olna ben, genetik kodlarımın esiri yorgun bir köpek olacağım... Gülümsettin beni köpek. Gel arkadaş olalım!

Perşembe, Ağustos 18, 2005

Söz...

Kendime bugün, binlerce HTML tag'inin huzurunda söz veriyorum. Söz! Ve nedenini bir tekben biliyorum:) Oh be..Hesapsız hayat:)
Not: Sayın okuyucular şu anda burada olup olmadığınızı bilmediğim için blogumun tag'leri huzurunda söz verdim. Alınmayınız:)

Çarşamba, Ağustos 17, 2005

Aynaya karşı - sohbet-

Çok yorgunum be Wanna, hem de çok. Hani bazen diyorum ki "bir uyusam ve bir daha uyanmasam"; bazen de "bir uyusam, aylar sonra uyansam" oluyor aklımdan geçen. Bir "oh" diyecek boşluk istiyorum hayattan. Kafamı toplayabilecek, ne yapacağıma karar verebileceğim. Ama nerede, nasıl? Her gün daha çok nefret ettiğim bir şehirde yaşayarak mı? Eski yaratıcılığımdan, yazıya duyduğum aşktan geriye hiçbir şey kalmadığını görüp kahrolarak mı? Yorgunum be Wanna. Üstelik neden yorgun olduğum konusunda hesap vermek zorunda olmaktan daha da çok yorgunum! Bazen diyorum ki hiç bir ses olmasa, hiçbir yüz...Yalnız başıma! Sadece BEN, gözlerimi kapasam. Şu içine ettiğim hayatıma bakıp doya doya ağlasam. Sonra gelir mi aklım başıma? Ne zaman sevinçle kalkarım yataktan? Ne zaman yerimden kalkıp gitmek kolay gelir? Ne zaman severim kendimi? Hiç değil mi? Hiçbir zaman....

Şiiiiişşşşşşşt...

Sessiz olun. Şu dakika itibariyle gündem sakin. Bakalım öğlen dünyanın neresinde ne olacak. Bugün sadece Irak'ta "triple bombing" olarak nitelediğimiz 3 araçla eşzamanlı düzenlenen intihar saldırılarından biri oldu. O da rutin artık bizim için! :) Off, bugün sakin geçsin ya:)
Bu arada blog da bir "e-günlük" olmaktan çıkıp "breaking news" olayına döndü ha:) Gerçi ne zaman günlük olmuştu ki?
Bu arada-2- dün onca yorgunluğuma rağmen tekirin kanına girip kendimi motorla gezdirmeyi başardım:) İstanbul'un sıcağında motorun üstünde üşümek de ayrı bir keyif hani:) Havaalanının yanından geçerken bir uçak tam tepemizden (ama hakikaten acayip yakından) geçti. Ki ben ne zamandır bu kadar yakından görmeyibekliyorum. Gece, ışıkları da yanarken yakışıklı bir ufo gemisi (o nasılsa!) gibi süzüldü piste doğru...Çok güzeldi. Ha sabah yine 3-5 moronla didişerek geldim trafikte. Yani beyinleri olduğu yerde arabalarının içine aksa insanlığın hiçbir kaybının olmayacağı tipler var ya, onlarla işte! Hmm..neyse. Felsefemizi hatırlayalım:
Bırak onlar ne yapıyorsa yapsın. Önemseme bile. Sen hayatın akışı içerisinde kendi yerini bul ve oradan kayıp git geleceğe doğru!

Peh. Gel de bunu bu ülkede uygula!

Salı, Ağustos 16, 2005

Yorumsuz...

Bugün Venezüela'da bir yolcu uçağı, Afganistan'da bir helikopter düştü. Ahhhh ahhhhh ahhhhhhhh! Bilmem anlatabildim mi?

Not: Başka bir şey anlatacak vaktim ve durumum yok zaten! :)

Pazartesi, Ağustos 15, 2005

Dünyanın derdi beni harbi gerdi! :)


Aman Tanrıııııııım diye başlamak istiyorum söze zira güya dünden beri Cumartesi yaptıklarımı anlatacağım. Irak anayasası, Gazze'den çekilme planı, çörek yeme yarışması derken tüm gün bloguma bakacak vaktim olmadı. Olmaz ki canım, cık cık cık:) Cumartesi mi? Güzeldi valla. Her ne kadar sabah keyifli başlamasa da kahvaltıyla birlikte aldığım haberler ve ardından Polonezköy yollarına dökülmemiz sayesinde moralim yerine geldi. Polonezköy düşündüğümüz kadar kalabalık değildi. Orada güzel bir yer bulduk. Güzel yerden kasıt salıncaklı, hamaklı bir yer tabii:) Ben sallandım, ördekleri sevdim, pasta yedim...Derken dedik ki tekirimle "Hadi buradan mangal partisine". Annemler bekliyordu zira, atladık motora ve dönüş yoluna geçtik. Polonezköy'de vakit geçirdiğimiz yerin papağanı vardı bir tane. Adı Cabbar. Tekirimle resmini çekmeye çalışırken o koca gagasını tekirimin lülelerine doğru salladı gerçi hain ama yine de pek bir ciciydi (Bakınız yukarıda solda kendisi:) ) Neyse, sonra atlarsın motora (Yine anlatım şekli değişti bakının!) bırrrrrrrnn bırnn bırn yapa yapa dönersin İstanbul'un bir diğer ucuna. Bu arada Polonezköy'den dönerken benim bırn bırn yaptığımı ve yolun pek keyifli olduğunu söyleyip bırn bırn almayı düşünenleri kıskandırmaya bilmem gerek var mı? Yoksa hiç söylemeyeyim mi? :) :) :) Sonra akşam gelsin etler, salatalar. Gece 23.30'da eve döndüğümüzde üstümüzden birer kamyon geçmiş gibi sürünüyorduk tabii o başka ama yine de güzel bir gündü. Peki sonra ne oldu? Pazar günü işe geldim, sesim kısık çıkıyor! Olamaz! Sesim benim sermayem (ses sanatçısı tripleri) hemen sıcak bişiler içtim. Sonra uçaklar mı düşmedi, İsrail Gazze'den çekilmeye mi başlamadı!!! Ne ararsan oldu yani! Peki bugün? Irak'ta anayasa düğümü, düşen uçağın esrarı, uçurtma festivali, Gazze'de arbede derken...Huf! Yoruldum! Daha eve gideceğim. Tekirimle açacağız şarabı, balık yiyeceğiz....Hmmmmhh. Acıktım:) Yarın da gün böyle geçebilir. Bakalım. Program için sponsor arama çabalarım da sonuçsuz kalabilir bu yüzden. Bakalım. Yorgunum. Bakalım. Bir de: Başka resimler koymak istiyorum yazımın aralarına ama blogger sadece "sol/sağ üst ve orta" hizalama şekillerine izin veriyor. Bu basit ama benim beceremediğim şeyi bana bıdılayabilecek birileri var mıdır acaba? :)
Huf! İşte başlıyoruz. E-5'ten eve dönüş...Bekle tekirrrrr....Yoldayım:)

Pazar, Ağustos 14, 2005

Neden?

Allah'ım neden bütün uçaklar ben çalışırken düşer? Ya da ben çalışırken dünyanın her bir köşesi karışır? Offf. Pazar Pazar! Habercilikte de ruhsuzlaşıyorsun bir yandan. Ölenlere bile üzülemez oluyorsun neredeyse. Her olay bir manasız koşuşturma demek çünkü burada! Oysa ben dün nasıl bırrn bırrn yaptığımı anlatacaktım:) Neyse onu resimler eşliğinde anlatırım uygun bir zamanda artık. Puf! Şimdiden yoruldum. Pazar günü çalışılır mı yaaaaaaaa....

Perşembe, Ağustos 11, 2005

Kedilerim

Dün bir fırsat bulup diğer blogumu (bkz. Pisi pisi pisi ) biraz düzenledim. Hoşuma gitti:) Slyvester'i çok severim zaten. O yakalayamadığı kuşa da gıcık olurum:) Nedense benim adalet duygum böyle gelişmiş!:) Onu yerleştirdim sol tarafa. Backgroundunu da mor yaptım. Bu işle uğraşmak zevkli birşey aslında. Vakit olsa buraya martı resimlerimi de koysam mesela! Ama önümüzdeki hafta hiç vaktim olmayacak galiba. Ama iş yerinde izine çıkanlar yüzünden işler başıma kaldığında bunalımım çok ağır basarsa yine de bir ara girip birşeyler yazarım herhalde. Ya da umduğum gibi olmaz, bilmiyorum. Ama şimdiden "erken gel-geç git" sıkıntısı bastı beni. Ağustos böyle bir tempoyla bitecek. Son haftalarda hiç bırrrrn bırrrrn yapamadım:( Of zaman ne hızlı geçiyor.

Not: Kedilerden huylanan blog okuyucuları, yukarıdaki linke tıklamayınız. Uyarmadı demeyin:)

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Kanatlanmak...


Bazı alıntılarla günü geçiştirdiğim ve kolaya kaçtığım düşünülmesin (A ha! Endişe ile başladı yazı!Başkaları ne düşünür endişesiyle!). Bazen haber yoğunluğu olmadığında internette son hız sörf yapıp bugüne kadar görmediklerimi ya da okumadıklarımı hazmetmeye çalışırım. Nietzche'ye Alman edebiyatı dersleri aldığım günlerde kafayı takmıştım. Bir de Nietzche manyağı hocamız vardı. Adam içmiş Nietzche'yi adeta!:) Çok güzel yorumlardı aforizmalarını. Daha sonraları o aforizma yorumlaruyla pek çok sınıf arkadaşımızı "pek bir" etklediğini öğrenmiştik dedikodu alemlerinde. Hızlı bir Nietzche'ciymiş anlayacağınız!:) Neyse, bugün de yine aforizmalara uzandım. Bir iki şey var. İçimi rahatlattılar görünce. Biraz anlam kattılar yani düşüncelerime. Mesela şu:

Ne denli yükselirsek, uçmayı bilmeyenlere o denli küçük görünürüz.

Bu iş yerinde sık sık karşılaştığım "selam almayan dangalakları ve işimi zorlaştırmak için bin dereden su getiren tipleri" açıklar sanırım... Tabii bu durumda benim kendini beğenmiş bir salak gibi durup dururken yükseldiğimi (yani onlardan bir gömlek üstün olduğumu) varsaymam gerekiyor. Bir düşünüyorum:

-Hmm..Ben X işini 5 dakikada yaparken şu kişi 45 dakika debeleniyor. Ben haberi yazıp, okuyup, biçimlendirirken bu kişi birilerinin haber yazıp eline tutuşturmasını bekliyor, ben canlı yayında iyi bir iş çıkardığımda (hcalarım aradığında mesela yayından sonra) şu kişi "Aman canım, gereksiz bir yayındı zaten" diye yorumda bulunuyor...Hmmmm...Anlaşılan o ki:

Yükseliyorum! (Mecazi anlamda pek pek tabii:) )

Ve son nokta yine Nietzche üstaddan:

Uçurumları sevenin kanatları olmalı.

Not: Tablo "Fall of ikarus" adlı muhteşem öykülü bir eserdir. Keşke bir gün bir hocamın ağzından dinlediğim gibi size anlatabilseydim. Kısaca: Balmumundan kanatlarıyla hep daha yükseğe çıkmaya çalışan bir çocuğu anlatır. Babasının "çok yükselme" uyarısına aldırmayan İkarus, güneşe o kadar yaklaşır ki kanatları erir. Tablo İkarus'un aşağıda uzanan nehre düşüşünü anlatır. Ve bu öyküde -siz tahmin edin- kimbilir ne mesajlar barındırır;)

Salı, Ağustos 09, 2005

Discovery lands safely...



Discovery döndü! Haber merkezinde 15 gündür Discovery ile yatıp Discovery ile kalkıyoruz adeta! Dünden beri yüreğimiz ağzımızda. Ya düşerse? Neyse ertelendi mertelendi derken gün geldi çattı. Discovery'nin inmesine 10 dakika var. Rejiye sesleniyorum:
-Beni duyuyor musunuz?
-(cızırt -mikrofonun açılma sesi-Yönetmen konuşur) Evet. Geliyor mu mekik?
-Son 8 dakika!
-(Telefonu açar) Giriyor muyuz abi? (Haber müdüründen teyit almaktadır canlı yayın için)
-(Yeniden yönetmen) Girdik, yayındayız...
Spiker konuşur. Ama ben playback istemediğim için duymam. Zira spiker şiştiği an (bu bizim meslekte spikerin böyle canlı yayınlarda artık söyleyecek birşey bulamayıp 'eveleme geveleme' evresine geçişini anlatır) devreye ben gireceğimdir! Kulağımda CNN, dinlerim, heyecanlanırım. Bağdat'ın düştüğü gün gibi bugün de canlı yayında ben olacağım! Vee o an.
-(Yönetmen) Wanna, sendeyiz!
-(içimden) höh! Son 3 falan sayar insan!
Sonra başlarım konuşmaya. Çoktan kararlıyımdır. CNN'de anlatılanları değil sabahtan beri gözümün önünde uçuşan haberleri anlatacağımdır seyirciye. Mesela mekiğin Kennedy'ye değil Edwards'a inmesinin NASA'ya 1 milyon dolara mal olacağını, astronotların elindeki kontrol listesinin tamamlandığını anlatacağımdır! (Ne biçim bir yapıdır bu...yapacağımdır!:))Ve anlatırım...
Yayından çıktığımda 10 dakika geçmiştir sanırım ama canlı yayında ve:
-Discovery yuvasına, dünyaya döndü sayın seyirciler
diyen benimdir:) Hemen Tekirimi ararım:
-Harikaydın!
der...Ve iç çekerim:
-Benin diyen spikere taş çıkartırım ben, ama kader....
:)
Vayyy be:)

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

Tek düze...

Tek düze oluyor yaşam gitgide. Geceler aynı, sabahlar aynı. Gitmek isteme(k)ler aynı, gidememe(k)ler aynı. Bir "of" çekme(k)ler, fırsat isteme(k)ler, vazgeçmeler, üşenmeler, kahroluşlar, iç çekişler, yorulmalar, umutsuzlanma(k)lar, onlar, bunlar, nefret, koku, trafik, karanlık, Pazartesi, Salı, haftaiçi, haftasonu...Delicesine aynı! Tek düze, tek, tek, tek, tek, tek, tek, tek, tek, .............
...
...
...

Acı (mı) Haz (mı) (?)

Tekir döndü. İstanbul'un yaz yağmuruyla karşıladık onu:) Ben dediğim gibi "bıdı bıdı bıdı" diye anlattım hemen 3 günde olup bitenleri. Heyecandan sürekli birbirimizin sözünü kestik. Tekirin otobüs anıları ve otobüsten yansıyan Türkiye manzaralarına güldük bol bol:) Pazar günü ise ne yapacağımızı şaşırdık. Tek gün tatilim vardı haftada. Ne yapmalıydık? Hava izin vermedi motoru evde bıraktık. Arabayla ver elini IKEA. Norveç dizaynı bir sürü ıvır zıvır aldık evimize:) Oradan sahile gittik...Gezdik gezdik..Dönüşte evin şeklini değiştirdim biraz. İnsan farklı şeyler görmek istiyor ya zaman zaman. Turunvu vazoları yeşil vazolarla değiştirmekte ya da günlerdir katlamadığın çamaşırları katlamakta fayda vardır diye didindim:) Bugün uzay mekiği Discovery gelecek diye erkenden işteydim. Düşerse bana da iş düşecekti çünkü! Canlı yayın, yabancı kanallardan çeviriler, koşuşturma, rejiye sinir olma, sesçiyle kavga etme...ve bir sürü mesleksel vıdı! Ama dönmedi. Şimdi gözler yarında! Yarın programı sunacağım bir kanala. Of, değişikliğe ihtiyacım var. O kadar "iyi" düşünüyorum, "iyi" bişi olmuyo! Schopenhauer yine haklı mı çıkacak? Adam ne demiş: "Başkalarının acılarını görmek insana haz verir" demiş. Acı ama gerçek değil mi bu?

Cumartesi, Ağustos 06, 2005

Bir dönüşün anatomisi...


Dönüyor. Tekirim dönüyor. Akşam otogardan alıcam onu. İki gündür uğramadığım evimize gideceğiz. Onunla konuşucam, konuşucam, konuşucam...Eğer bayılmazsa biraz daha konuşucam. "Şunu yaptım tekir, bunu yaptım tekir, o 'şöyle' dedi, ben 'böyle' dedim tekir" diye anlatıcam. O da dinliycek. Gamzesi belirginleşecek. Benim konuşma arasına serpiştirdiğim "cozurt diye girdi araya", "höngürt diye atladım" gibi efektlere gülerken daha da güzel gözükcek:) Tekirim gelecek.
...
Tik tak tik tak
...
Geçmiyor zaman! Gel akşam, gel:)

Not: Resimdeki tekir, temsili bir tekirdir (üstelik biraz da kırma bir tekirdir tüylerinden anlaşılacağı üzere:) )

Cuma, Ağustos 05, 2005

Kutu kutu...

Bazen kafam bir şeye takılıyor. Haber metnini alıyorum elime. Çalışmak istemiyorum. O sırada kalemle kutucuklar çiziyorum. Küçük çizgilerle birbirine bağlanan kutucuklar. Ne anlama geliyordu bu? Hangi psikolojiyi anlatıyordu?
Offff....
Gitmek istiyorum. Bol güneş alan bir ofiste çalışmak, saçmalıkların daha az olduğu bir iş yapmak ve artık orada kalmak istiyorum! Yoruldum gezmekten. Kendimi bir yere ait hissetmek istiyorum. Ve belgesel seslendirmek...:)

Düşün-ülesi

“İnsan o kadar acı çeker ki tüm canlılar arasında yalnız o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır.”
-Friedrich Nietzche

Perşembe, Ağustos 04, 2005

Gelmiş bulundum...

Off...Koca yazın en sıcak günlerini yaşıyoruz burada. Sabaha karşı 4'te kalktığımda tamamen suyun içindeydim. 2 koca bardak buzlu su içip uyumaya çalıştım. Bu sabah arabada klima bile kar etmedi. Aman Tanrıııııımm! Eriyeceğiz...
Dün gece ilginçtir oturup zırlamadım. O kadar uykusuzdum ki bloga son yazıyı yazdıktan sonra şarabımdan bir-iki kadeh daha içip koltukta sızdım. Konser vardı TV'de...Uyandığımda müzik yormuştu beni...Bugün iş yerinde hala patron tavrı çekiyoruz! Peki umurumda mı? Hayır! Can sıkıcı tabii. Ama göçmen kuşlar gibi her yıl bu mevsimde iş değiştiren ben, mevsimim geldiği için kaçıp gitme planları yapıyorum. Program ile ilgili hiçbir gelişme yok. Görüşeceğim adamlar ortada yok. Haftada bir gün olacakmış. Canlı...Ah ahh..Bir olsa...Değişiklik...Heyecan! Haftada iki gün tatil! Huf!
Neyse, duydum ki bunlar blog reytingini düşürürmüş;) Ben de yine tam bugüne uygun bir şiir bulmaz mıyım? Bulurum tabii:) Şaka bir yana, buyrun bugün de buradan yakın:

(...)
Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

Yoksun!...

Aşkım! Biliyorum bir gün burayı okuyacaksın. Seni sevdiğimi her gün söylememe rağmen burada da görünce bundan hoşlanacaksın. Biliyorum çünkü şımarmayı seversin. Tekirim, bugün yoksun. Seninle birlikte bütün 'mana'larım yitti. 'Eve gelmeler' anlamsızlaştı. Ezbere sürdüm bugün arabayı. Şimdi sensiz içiyorum. Güzel yüzünü, parmaklarını, elindeki o yara izini, gamzeni, saçındaki her bir dalgayı tek tek özledim...İlk ayrılığımız bu ve her gün, her şeyden sonra sana koşan ben bugün 'hedefsiz kaldım!'...Aylardır benle uyanman, bana sarılman, bana inanman sayesinde ayakta kaldım. Canım her sıkıldığında sana aşık olduğum o ilk günü anımsadım!Bana bugün yazdığın gibi, bir gün bütün bu yaşadıklarımıza 'uzaktan' bakmak istiyorum. Buna inanmak, seni yeniden doyasıya yaşayabilmek için neler vermezdim???!!! Aşkım, sensiz 'hangi' güne uyanacağım? Yeniden doğsam yine sana aşık olmak isterdim tekirimmmm!

Yalnızlık...

Diyorum ki ben bu akşam kimseyle buluşmayayım. Kimseyi "dün akşam üst kattakiler geldikleri için moralim bozuldu. Sabah onlar gürültü yapmadan uyanayım derken biyolojik saatim beni 6'da kaldırdı. Yorgunum, huzursuzum. Gürültüden, insanlardan ve hatta buralardan nefret ediyorum" diye (diye diye diye) sıkmamayım. Eve gideyim. Aşkımın kokusu a oradayken aşayım bir şişe şarap (kahretsin açamam ki!Onu hep tekirim açardı. Ben ne anlarım şarap açmaktan!Dur bakıyim. olmadı mantarı içine iterim) açayım. Bir de müzik. Fransızca birşeyler belki. Sigaramı da yakayım. Sonra laptopı kucaklayıp internete bağlanayım. Üşenmezsem bloga birşeyler yazyım. Gözlerim iyice biber gibi olup yansın, yansın, yansın. Sonra bir acı yalnızlık bassın beni. Oturup aşkıma birşeyler yazayım dönünce okuması için. Dün benim için kaydettiği kısa videoyu izleyeyim sonra. Sonra gürültü hiç susmasın, o lanet çocuk koca tabanlı ayakkabılarıyla bir parkur halne getirdiği evde bir o yana bir bu yana koşsuun koşsuun. Sonra nefretim kabarsın. Onca sesin (iç ses, müzik, vs) arasında o ayak seslerini duyayım bir tek. "Neden" diye sormaya başlayayım. "Neden ben yalnızca kendimi dinleyemiyorum şu an burada, tam burada!" ve ağlayayım. Gözlerim iyice büzlünce yatayım. Korkayım sonra, uyuyamayayım. Sabah başım dönsün yine. Ve ben kötü bir güne daha başlayayım. İçtiğim şarap da yanıma kar kalsın bari!:) Evet, evet...Ben evime gideyim...

Mutluluk ne ola?

Baktım hayatım ve anılarım ilgi çekmiyor ben de mutluluk üzerine alıntılarıma devam edeyim dedim:) Gece 4 saat uyuyabilmiş, kocasını 3 günlüğüne şehir dışına uğurlamış, akşam eve gitmek istemeyen, kendisini kalacak yeri olmayan kimsesiz biri gibi hisseden, başkasına kızan müdürüyle tartışmak zorunda kalan ben "mutluluk" kavramı üzerine düşünmeye devam ediyorum.

Buradan yakınız:

"The secret of happiness is to face the fact that the world is horrible, horrible, horrible." Bertrand Russell

Der ki:

"Mutlu olmanın sırrı dünyanın korkunç, korkunç, çok korkunç bir yer olduğu gerçeğini kabul etmekte yatmaktadır"

Bu benim "Direniş acı getirir. En büyük erdemlerden biri de 'kabullenmektir' " yönündeki görüşümü destekler bir laf değil midir sevgili okuyucular? Uygulayamam o başka. Ama akıntıya karşı kürek çekmek değil midir insanı mutsuz eden? Ya da uzak doğu öğretilerinde dedikleri gibi:

"Sert çubuk olma kırılırsın...Yumuşak çubuk ol"

Hmmm....Peki ya daha önce de sorduğum gibi ( bkz. "Quote of the Day - Yorum kısmısı) mutluluk yoksa, zıddı yani mutsuzluk nasıl olsun ki?

Huf! Başım dönüyor!

Salı, Ağustos 02, 2005

Günler geçiyor...

Neden sonra yeni birşeyler yazabiliyorum bloguma...Cumartesi gezmekten yorgun düştük oradan başlıyim :) Kalktık motorla Bostancı'ya gittik önce. İlk olarak ben kullanıyordum motoru tekirim de arkadan bıdırdıyordu "aman da küçük elleriyle motoru da tutarmış" diye:) Sonra E-5'te Topkapı mevkiinde artık rüzgara karşı(n) motoru tutamadığımı fark ettim! Gerçi o esen şeyi rüzgar değil fırtınadan saymak lazım ya neyse!:) Dedim "bu böyle olmayacak. Kollarım tutuldu. Kaç yüz kiloyu bu rüzgarda düz bir çizgide tutmak hiç kolay değilmiş!". Hemen verirsin sağ sinyali. ...(Bu kısımdan sonra anlatımda tense değişmektedir dikkat okuyucu!) Emniyet şeridinde motoru tekire emanet eder, arka koltuğa kurulur bir güzel gezi moduna girersin...Ohhh...Köprüde rüzgar da vardı ama manzara muhteşemdi. Neyse efendim. Sonra Bostancı'dan atlarsın adalar vapurunaMartı fotoğrafı çekmek için kastırırsın gelmez köftehorlar. Birkaç tane çekersin sonra (Ya bir ara koyacağım fotoları ama birşey anlaşılır mı emin değilim. Fotolar evde...Ben işte...ayrı kaldık:) ). Efenim ardından adaya gider iki bisiklet kiralar yolun yarısını (yokuş aşağı olan yarısı) bisikletle, yarısını da (yokuş yukarı olanı tabii) yürüyerek bitirir sonra 20 dakikalık bir tırmanışla Aya Yorgi'ye ulaşırsın. Köfteleri yer, biraları içersin. Oradayken aniden Bostanci'ya pek de uzak olmayan anne babanı görmeye karar verirsin. apar topar kalkıp 6 vapuru ile karşıya geçer, motora atlar sahil yolundan basarsın gaza...Gider gitmez çayını içersin, her gün daha da büyüyen küçük tekir yavrularını seversin, onlar motora bayılır. Sürekli ya kucağına ya motora çıkmak ister. Artık vedalaşma vakti gelince demi alırsın o limandan ve sahilden basarsın karşı yakaya...Avrupa'ya! Gece eve döndüğünde koltukta otururken bile kendini motorda gidiyor gibi hissedersin sonra...En acısı da üzerindeki kolsuz tişörtü çıkarınca 2 hafta tatilden esmer bir tenle dönen sen değilmişsin gibi muhteşem amele yanıkların olduğunu fark edersin. Ateşin de vardır, başın ağrıyordur..."Aman Tanrııııııım" dersin kendi kendine...Başına güneş geçmiştir! (Hatırlayınız Ada'ya ulaşıldığında aranızda geçen diyalog: Tekir: Tühh, şapka almayı unuttuk yine. Sarman: Ah yaaa.Aklımdaydı evdeyken!)

Ertesi gün hem erken uyandırıldığınız hem de çalıştığınız için depresif bir ruh haliyle işe gelirsiniz...Değişik alıntılarla blogunuzu doldurursunuz...Daha ertesi gün (Bkz. 1 Ağustos Pazartesi) yine bunalımdasınızdır. akşam bir seans "kendinize yaptıklarınıza" ağladıktan sonra birden (saat 22.30 civarı) eski çalıştığınız kanala gitmeye (ertesi sabah tabii) karar verirsiniz. Ertesi gün (yani bugün) kanala gidersiniz erkenden. Program projenizi sunacağınız müdürün tatile çıktığını öğrenirsiniz canınız sıkılır...Ama yüzünüzde birkaç eski iş arkadaşıyla muhabbet etmenin verdiği tuhaf gülümsemeyle "nefret duvarı" olarak niteleyebileceğiniz iş yerinize gelirsiniz...Bültenler biter. "Ohhh" dersiniz. Ve oturur bu yazıyı yazar ve yazıyı yazarken "Tüm bunlar 3 gün içinde mi oldu?" diye sorarsınız kendinize....Üstelik kelimelere dökülmeyen pek çok şeyin DAHA olduğunu bilerek bu 3 günde!
Huf!