Benim Hikayem

Hiç tanımadığınız birine dair içinizde uyanan o tuhaf merakın son noktasındasınız...

Pazar, Temmuz 31, 2005

Quote of the day!

Bugünkü ikinci post'um...Günün sözü...Bayıldım. İlgilenenler filozof "Zhuang Zi" üzerine yoğunlaşabilirler....

Happiness is the absence of the striving for happiness.

Bilgi acıD/Tır !

Bu aralar kafamı Schopenhauer'e taktım. Pessimism üzerine söyledikleri hayli ilginç. Pazar Pazar çalışıyor olmam ve dün başıma güneş geçmiş olması (!) nedeniyle keyifsizim. Daha sonra elim giderse birşeyler yazmak istiyorum. (Çünkü) Yazı kalır, düşünce -bile- silinir gider...

İşte, buyrun buradan yakın bir tane:

I have seen all things that are done under the sun, and behold, all is vanity and a chase after wind...For in much wisdom there is sorrow and he who stores up knowledge stores up grief.

Cuma, Temmuz 29, 2005

Süperrr kahraman!

Dün akşam bir gaflet ve delalet anında Batman Begins'i izlemeye karar verdik. Hani şu Batman efsanesinin başlangıç yıllarına dönen film...Offf...5 dakka, 10 dakka, 25. dakka...ve YETEEEEEERRRRRRRRRRRRR. Ya nedir bu?Bir kere Yeşilçam filmi gibi montajlanmış. Kopuk ve kesik parçalardan oluşan pre-montaj (böyle bir deyim yok tabii dünya literatüründe henüz:) ) bir filmi andırıyor. Resmen altı üstü insanın kafasını boşaltması için yapılmış bir aksiyon filmini takip ederken yoruluyorsunuz! Neyse, dayanamadık bıraktık izlemeyi. Ama canımızı sıktı. Zaten 8'den önce evde olamıyorum. Yemekti, sohbetti derken dakika sayarak koştura koştura yapıyoruz herşeyi. Bu tuhaf film de yarım saatimizi çaldı! Öyle bir sıkıntı çöktü içime sonra. "Aylar geçiyor, napıcam?" sorusu dolanmaya başladı yine içimde bir yerlerde...Sessizleştim, keyifsizleştim...Sonra "yatalım bari" dedik ve yattık...Uykuya zor daldım...
....
Sabah bir mobilya çekiliyordu üst kattan...
-Gaaacıııııııııırtttt, gartttttt, gurrrrttttt,gırç!
Muhteşem rüyamdan bir el beni çekip aldı! Oysa Amerika'daydım. Bir kıyafet almışım onu denemek için bir yer arıyorum. O sırada karşıma çıkan insanlarla bir hak hukuk sohbetidir gidiyor. Ben yine içimden "ülkeye bak ya. Kanun diye birşey var. Her yerde bir düzen. Bembeyaz, temiz yüzlü insanlar. Herkez kendi işinde gücünde. Ne laf atan var ne dükkan önünde oturmuş çekirdek yiyip ağzının salyalarını akıtan" diye oraları övüyorum kendime...Nasıl keyifliyim. Sonunda kaçıp gitmişim. Akşam yemeğe çıkıcaz. Şöyle iş merkezini andıran bir yerlerde çalışıyorum. Sıcak, sevimli ve zenci bir de iş arkadaşım var. Kadın bana yardımcı olmak için çırpınıyor!
....
üst kattakilere köpürerek kalkıyorum. "Alın o çektiğiniz sandalyeleri de ***" diyorum kendi kendime...Ne güzel rüyaydı. Offf...
Sonra işe doğru yola çıkıyorum. Canım bu sabah Dean Martin dinlemek istiyor. CD'yi takıyorum. Arabamla mutlu mesut E-5'te ilerliyorum. Derken...
Bir şahin beliriyor arkamda. Ama Şahin olduğunu bile önümdeki arabanın dibine girmek pahasına gaza dokunup sonra önümdeki arabaya girmemek için frene bastığım aralıkta görebiliyorum ancak! Adam arabamın o kadar d.tündeki sadece kafasını görüyorum. Arabanın farları falan benim plakaya yapışmış durumda o sırada zira! Sol şeritteyim. Hızım 120-110 arası gidip geliyor. Yandaki iki şerit tıklım tıklım. Köprüye doğru düzenli akan bir trafik var. Önümdeki arabayla da 120 ile giderken bırakmam gereken kadar, hatta daha az bir mesafe var aramızda. Ama gel gör ki bu görgüsüz, saygısız, aldığı nefes bile dünyaya zarar tip sürekli sağ-sol yapıp (nereden geçecekse!) beni geçmeye çalışıyor! Derdi ben değilim aslında. Derdi o şeritteki herkes. Derdi bir PC oyunu zannettiği trafikte bir sağ şerit bir sol şerit arabaların diplerine girip huzursuzluk yaratmak. 20 dakkada gidebileceği yeri böyle yaparak aslında 25 dakkada almak! Neyse tam Mecidiyeköy ayrımına yaklaşıyoruz. Niyetim sol şeritten sağa doğru yavaşça kaymak. Ama hiç boşluk yok. Hızlı akan trafik! Bir ara yan şeritten bir araba sağa kayıyor. Arkamdaki şahıs hemen kendini oraya atıyor. Beni geçecek, sonra önümdekini geçecek falan. Şeytan dürtüyor. Basıyorum gaza. Önümdeki arabayı kollayarak. Geçemiyor. Kuduruyor. Yine arkama giriyor. Sonra, 50 metre sonra yani içimde bir mutluluk hissiyle bulduğum boşluktan Mecidiyeköy ayrımına doğru akıyorum. Kafamı hafifçe çevirip bakıyorum. Bu sefer az önce benim önümde olan arabay aynını yapıyor. Sayıp sövüp işe geliyorum...
O an yine bir süper kahraman olmak istiyorum. Darbe işlemez, kurşun geçirmez, jantlarından çiviler çıkan arabamla İstanbul trafiğine çıkıp böyle abukluklar yapan gereksiz "çöpleri" lav silahımla son yolculuklarına uğurlamak hissi uyanıyor içimde. Hayaller kuruyorum. Adaletin ve kanunu ve hatta trafik polislerinin uzun zaman önce terk ettiği İstanbul trafiğini adam etmek istiyorum! Sonra 13.00 bülteni yaklaşıyor...Ben Avrupa'dan haberlerle biraz sakinleşiyorum. Ohhh...Neyse...

Çarşamba, Temmuz 27, 2005

Tuhafsamalardan yansımalar...

Dün iş yerindeki masamda oturuyorum. Arkamda birinin dikildiğini hissedip irkildim. Zira sırtını bir insana vermektense duvara dönmeyi tercih eden ben haber merkezinin bir sütununun hemen dibinde ikamet etmekteyim. Neyse o daracık alanda biri olduğunu görünce döndüm pek tabii arkama. Bir kız. Tanımıyorum. Sabah gördüm ama herhalde yeni stajyerlerden biridir diye olayın gün ışığına çıkmasını beklemeye başladım:) Neyse, dedi ki:
Kız- Sizinle tanışmadık.
Ben-Merhaba. Ben Wanna.
Kız- Ben de E...
(anlayamadım adını ama tekrar sormadım o an)
Kız- (kısaca duraksadıktan sonra) Ay ben sizin sesinize hayranım.
Ben- (utanarak) Teşekkür ederim. Çok incesin.
Kız- Ben yeni stajyerim
Ben- Hoşgeldin. Bir ihtiyacın olursa çekinmeden sor lütfen.
Kız- Teşekkürler
(ve sahneden çıkar)
(İç ses: Sesime mi hayran? Hmmm....Hoş ya. Kendimi şarkıcı falan gibi hissettim. Bir an imza moduna bile girdim, sonra hemen çıktım :) Seslendirme yapıyordum sabah. Haaa..Orada duydu o zaman. Ya da yayında duydu. Hmm..Dikkatini çekmiş ama bak. Güzel bişi yaa...Maaşallah, maaşallah)
İşte böyle...Güne "ver gazı, ver gazı" şeklinde başladım. Sonrası sıradandı. Başka hayranlarım gelmedi yani. akşam gururla tekirime anlattım. o da
-Yaaa..Ben sana diyorum. Çok güzel geliyor yayında sesin...
dedi.
Ben de kikirdedim:) Neyse bir de eski programımdan aramın iyi olduğu konuklarımdan biri aradı. Bir program projesi var.
-Al, sen yap şunu
dedi.
Ben de:
-Benim için çok zevkli olur sizinle çalışmak
dedim.
Ama büyük iş. Sponsor görüşmeleri, kanallarla flört. Fakat olursa...Bir olursa! Haftada 6 değil 5 gün çalışma fırsatı. Canlı yayında işi bitirip eve gitme imkanı, vs vs...En önemlisi de "selamsız bandosu" kılığındaki bu iş yerinden fıytırma olasılığı! Aman tanrııııııımmmmmm (İzleyiniz: Şahan Gökbakar- Dikkat Şahan Çıkabilir- ) Off..Ağustos da yorucu geçecek. Sonra Eylül'de üst kat komşusu işkencesi başlayacak. Ama, ama, ama....Yapmalıyım. Bu sefer olmalı. Ben bütük gün haber takip etmek istemiyorum. Bunu zaten yapabiliyorum. Ben programcı olmak istiyorum, yine, yeni, yeniden....
Biliyorum ki bana bağlı...O yüzden korkuyorum ya!:)

Salı, Temmuz 26, 2005

Bırrrrn bırn bırrrrrrrrrrrrrrnnnnn:)


Bugün ilk kez motorla E-5'e çıktım. Kalbim ağzımda Haliç'i geçtim. üstüme doğru açısını kapatarak gelen bir otobüsü atlattım. Yokuşta en sağ şeridin en sağında olmama rağmen beni sıkıştırmaya çalışan kamyona "bıırrrn bırrrrrnn" toz yutturdum...Kısacası ben bugün işe motorla geldim :) Tekirim destek olmak için arkamda oturdu. Vardığımızda "Hmm...çok iyi kullanıyorsun bravo" diyip beni yüreklendirdi. Ama hain motorumuz bizi kazıklamaya devam ediyor. Amansız, daha doğrusu tanı konulamayan bir rahatsızlığı var. O servis senin bu servis benim dolaşıyoruz. Bunaldı tekirim de bütün gün o adamlarla uğraşmaktan. Ama o rüzgar nasıl güzel birşey...Motorla bırn bırn bırrrrrrrrrrrrn yapmak ne büyük mutluluk...Hızlanmak için basılan gaza bitiyorum!:) Ha yine mutsuz uyandım o başka!:)

Pazartesi, Temmuz 25, 2005

Boş-luk-ta-n tınılar...

Bazen içim bomboş oluyor. Ne bir damla arzu ne bir damla istek kalıyor...Hani sabah kalkıp işe gitmek istememek, hatta kahvaltı bile etmemek, hatta mümkünse nefes bile almadan zamanın "o" diliminde kendimi daha iyi hissedene kadar asılı kalmak düşüncesi sarıyor beni. Bugün de o günlerden biri. Günlerin uykusuzluğu yavaş yavaş vuruyor bedenimi. Ne yapacağım bilmiyorum. Hayır, hayır! Ne yapmalıyım, asıl onu bilmiyorum. Ne zaman bir adım atacağım? Ne zaman elimdekilere yazık etmeyi bırakacağım? Ne zaman kendime acımaktan vazgeçip nefes almaya başlayacağım? Bunları düşündükçe kızıyorum. Sağımda solumda kızgınlığın yakıcı elleri dolanıyor. Başımın içinde perili evin tekinsiz misafirleri cirit atıyor. Kendime kızmaktan kendimi yaşayamıyorum. Sonra soluma dönüyorum. Yattığın yere...Hem huzur kaplıyor içimi hem korku. Ya sen, her nefesimin yegane sebebi, bir gün yanımda olmazsan?
.......
.......
.......

Pazar, Temmuz 24, 2005

Polisiye gecesi


Bugün pazar ya işten yine erken kaçtım. Allah'ım bugün ne çok iş vardı. Çıkar ayak (bu gider ayak değil miydi?:)) seslendirmeler geldi onları halledip nasıl kaçtığımı bilemedim. Müdüre sadece 'gidiyorum' dedim 'gidebilir miyim?' demedim yani:) Cold case ile başladık geceye.Yemeği de televizyon karşısında yedik:) Şimdi X Files var, onu bu aralar pek tutmuyorum. CSI New York'a dek bir ara verdim. Fiziksel olarak kime benzenek istersin deseler sanırım yanda resmi görülen kadına benzemek isterdim. Gerçi doğruyu söylemek gerekirse dönem dönem 'Vaaay hoş bir tip şunun gibi olmak vardı' dediğim de olmuştur. Bu aralar da bu kadın işte. Kendimi pek beğenmiyor değilim gerçi. En azından sıradışı bir tipim olduğunu inkar edemem ama yine de bu kadar karizmatik olmayı gerçekten isterdim. Neyse uzun lafın kısası dizide bir şey soruyorla kahramanımıza:'15 yaşındayken gelecekte olmayı istediğin yerde misin?' diyorlar...O da 'Hayır' diyor. Ben soruyorum kendime:
-Wanna, hayallerinin neresindesin?
-W:Hayal mi? Onları hatırlamıyorum bile...
Bilmem anlatabildim mi? Gerçi hayat her istediğimizi bize sunmak için bekleyen bir iyilik meleği değildir ama nedense hep 'hepsi' olsun isteriz. Aşkımız yanımızdadır ama biz işte de mutlu olmak isteriz. Evimiz vardır ama biz o semtte değil başka bir yerde uyanmak isteriz. Ve elimizde pek çok şey vardır ama tembel olduğumuzu bile bile oturur kaderi suçlarız. Sonra da bunları yazarken bile 'hayat bana gülümseseydi ben de ona gülümserdim' deme cüretini göstermekten hiç mi hiç çekinmeyiz:)
Bilmem anlatabildim mi?

Cumartesi, Temmuz 23, 2005

Bir piknik anısı...


Bugün dedik ki kalkıp pikniğe gidelim. Üstelik motorla gidelim ki dönüşte cehenneme dönen trafiğe de girmemiş olalım...Eh motorun bagajını doldurduk...(Bu noktada bagajın bir resmini koymak isterdim aslında. Böylece mucizevi eşya sıkıştırma yöntemimiz hakkında sizi biraz olsun fikir sahibi yapabilirdim ama maalesef dönüşte çok yorgundum resim çekmek aklıma bile gelmedi)Neyse çocuklar gibi şen vardık Kumburgaz'daki piknik yerine. Çok yedik ya. Kendimizi yitirdik yani. Klasik piknik şişkinliğinin ardından yakında bulunan bir akrabamızı ziyaret edelim dedik. Ama yolda sevgili motorumuz, ailemizin en junior üyesi başladı bize kazık atmaya...Gaz veriyoruz almıyor!I ıhh...Gitmiyor. Yani gidiyor da 50-60 arası bişiyle gidiyor. Yani oradan yola çıktıktan sonra eve kadar 60 km yolu nasıl geldik bir biz biliriz. Kocam Pazartesi hain junior'ı servise götürecek. İlgi istiyor köftehor belli ki!:) Neyse yine de güzel bir gündü. Özellikle millet TEM'de gişelerde beklerken motorla yandan vınnnn diye en öne gidip arabanın birinden kibarca izin isteyip arkada 50 arabayı beklerken bırakmak süperrdiii....Motorun faydaları ders no:1 :)Yolda en güzel manzaralardan biri de ayçiçeği tarlalarıydı. Koca bir tarla dolusu sarı kafalı çiçek düşünün ki hepsi güneşe dönsünler yüzlerini ve akşam yine ip gibi hepsi boyunları eğik güneşi beklemeye başlasınlar...Bayılırım ayçiçeklerine...Nasıl bir örnek, nasıl sarı, nasıl bilmiş çiçektir onlar...İşte böyle güzel ve yorucu bir gündü...Anlatacak daha çok şey vardı ama bilgisayarımın kasası kısa devre yaptığı için bir başka PC kullanmaya başladım. Klavyesine alışamadım henüz. Ayrıca siteme eklediğim ankete sadece bir kez oy verilmiş...Bıh...Sanırım fazla ziyaretçim olmadığından ya da herkes iş yerindeki tiplerden memnun olduğundan:) Bilemiyorum...Yorgunum kendime çekiliyorum...

Cuma, Temmuz 22, 2005

Siz hala anketlileştiremediklerimizden misiniz?

Bir de anket koydum sidebarıma. Son mevzuum iş yerinde sürekli birbirlerine "canım, cicim" diye hitap edip birbirlerinin arkalarından konuşan yaratıklar. Böyle olmadığım için uzaylı gibi bakıyorlar bana. Dün bir de bunlardan birini azarladım. Zaten vücudunun her yanından fışkırmış olan kompleks çıbanları bugün iyice patlamış!Ha haaaa...Sizin gibi olmıycaaaaaaaaammmmmm
İşte böyle...:)

Perşembe, Temmuz 21, 2005

Bilip de diyemediklerim...

Biliyorum. Her ikimizin de kendine göre nedenleri var - Birbirimizi anla-ya-mamak için. Ve her ikimizin de korkuları. Ve bazen hepsi karşılaştığında bir yemek masasında -biliyorum - her ikimiz de kaçıp gitmek istiyor ama bu arzunun verdiği çaresizlik hissiyle birbirimize saldırıyoruz. Çaresiz saldırganlarız biz ve suç aletimiz anlayışsızlığımız. Çünkü -sevgilim- sen de ben de -her ikimiz de- basit birer insanız...Ve her birimizin -biliyorum- kendine göre nedenleri var. Diğerini anla-ya-mamak için...

Çarşamba, Temmuz 20, 2005

"Görsün gününü" şiiri


Uzun zamandır bu şiiri arıyordum. Buldum. Bugün bende bir renk yok bari web alemine böyle renk katayım. Muhteşem bir şiir. Paylaşın efenim:)


Rahatı Kaçan Ağaç

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.
Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsim, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Salı, Temmuz 19, 2005

İş yerini ele geçirdim!


Bugün hava ve yol durumunu da bana okuttular. Yuh artık. Kanalı A'dan Z'ye emanet edin bari! :) Kanalı ufak ufak ele geçirme planım başarıya ulaşıyor sanırım:)
Bu yazımı internette bir başka gezi delisinin çektiği resimler arasında buldum. Aldım:) Benim de Paris resimlerim vardı ama PC'm defalarca çöktükten sonra hangi CD'nin içinde kaldılar bilmiyorum. Nostalji yapabilmek için onları bulmaya karar verdim...Birazdan çıkıcam. Eve gitmek istiyorum...

Pazartesi, Temmuz 18, 2005

Yaşanılası bir yaşam (mı)(?)


Şöyle bir göz attım bloguma. Ya hiç mi ilginç birşeyim kalmamış benim yazacak. Gerçi günlük bu değil midir? Ya aşık olduğumuzda ya da mutsuzken yazarız ya. Çok yopunsa kafamızı meşgul eden düşünce o zaman bir tek ona anlatarak rahatlarız. Kimse bilmesin isteriz. Yalnızca biz ve bize katlanmak zorunda olan kalemimiz...Şimdilerde klavye oldu tabii o emektar kalem. Ama burada durum farklı. Birileri okusun istiyorsun içten içe. "Ben de senin gibi hissediyorum" diyen birileri çıksın diye bekliyorsun. Ama bir bakıyorsun anlatacak birşeyin kalmamış. O kadar sıradanlaşmışsın ki...yazamıyorsun...
Tamam tamam:) Uzun lafın kısası anlatacak hiçbirşeyim yok yine...En son tatilde olmuştu herhalde. Aslında tatilden kalan çok şey var ama resimlerle desteklemek istiyorum onları. Resimler evde. Eve gittiğimde saat akşamın 8.30'u oluyor. Pek birşey ile ilgilenemiyorum. Dün akşam erken kaçtım mesela işten. Koşa koşa Cold Case, X Files, CSI New York sıralamalı dizileriMİ izlemek için eve gittim. Gece rüyamda bile dedektif olmuştum, o kadar izlemişim yani. Bizim uzun zamandır her Pazar'ımız böyle geçiyor kocamla...O da bayılıyor. Dün bir de yeni keşfettiğimiz yengeç etiyle mezelediğimiz şaraplarımızı içtik! Peh gören de sosyete sanır. Ama süper meze oldu. Surimi...Tavsiye ederim. Sabah bu kez kapıcının "Uguuuuuuuuuuuuur" diye çığırmasıyla uyandım. Küfrederek tabii. Yok uyku bana haram olmuş. Bari verimli birşeyler yapsam diyorum. Mesela sabah progamında yağlı poğaçaları yiyerek aldığım kiloları versem. Motora binsem ya da. Aylarca aradım ben o motoru. Ama binemiyorum. Tatilde tekirim (kocam) motordam düşmem konusunda gerekli katkıları (ya zaten ikimiz de zayıf değiliz. Bir de niye arkamda oturup motorun çantasına yaslanıyor ve minicik motorun ön tekerleğinin yerden kalkmasına sebebiyet veriyorsun ki!?:) ) esirgemdiğinden beri bir ürkek oldum. Dizimde zaten birkaç yıldır bir sorun var. Sen kalk o diin üstüne düş! Adım atamadım kaç gün. Topallayarak merdivenlerini çıkıyordum otelin. Hmm..Tam brainstorming oldu..Nereden başladım nereye geldi konu!Dün bir arkadaşımla konuştuk telefonda.
O: Eeeee, anlat bakıyim. Sende vardır bişiler
Ben: Yoo....uyuz uyuz oturuyorum. Hiçbir şey yok..
O: Hadi canım senin anlatacak birşeyinin olmadığı görülmüş şey mi?
Ben: (İç ses: İçimi acıttı bu gerçek) Eeee...mmm...bugün öyle işte..Sen anlat bakıyim tatilde ne yaptın? Uçak nasıldı?
O gideli sadece iki hafta olmamış mıydı?Ondan önce de ben iki hafta yoktum. Yani bu sürede bile çöküşüm bu kadar hızlandı mı? Neçabuk eriyorum. Artık tüm süreç hızlandı. Küçük kurtalr beynimi kemiriyor ve ben ilk kez hakkında gülecek birşeyler bulamıyorum...
Bir de sabah geldim "Müdür daha erken gelsin diyor" dediler...Tamam 11'de işe gidilmez ama napıyim haberleri daha erken yazdığında da erken bitiremiyorsun ki burada işini...Yarın daha erken gelmeye çalışıcam. ama 10.30'u geçer bence.Daha fazla trafik canavarlığı yapamam. Benzin ucuz bişi değil ki!
:) Böyle işte...Güneşimin altında anlatacak yeni bir hikayem yok...

Not:Resimdekinin adı da "Bilmiş":) Bunun ismini ben koydum. polonezköy'de göl kenarında ikamet ediyor kendileri...

Pazar, Temmuz 17, 2005

Yürek cinayeti...

...
Zifiri karanlık
ve birkaç damla kan ellerimde
az önce söktüğüm yüreğimden kalan geriye...
Buz gibi süzülüyor direseklerime
artık ne acı var ne de korku içimde
ve bir adım ötede
bedensiz yüreğim uzanıyor yerde...
Son bir adım atıp vedalaşmak istiyorum
nefesim kesiliyor
galiba yüreğimin ardından ben de gidiyorum...
Zifiri karanlık
acıtan soğuk
ve ben yüreğimin yanı başında yere yığılıyorum...

wanna run

Frenetic pace of day-to-day life !


Bugün hiç haber yok ajanslarda. İnanılmaz sıkıcı bir gün. Abuk sabuk şeyleri toplayıp bir haber haline getirmeye çalıştığınız günlerden biri işte. En hoşuma giden ise bir ingiliz haber ajansının geçtiği şöyle başlayan haber oldu:

Pope Benedict, on holiday in the Italian Alps, told pilgrims on Sunday (July 17) that vacation has become a necessity to escape the frenetic pace of day-to-day life, especially for city dwellers.

Frenetic kelimesi çok iyi bir tanımlama olmuş bence. Tatil belki de en çok şehirden kaçışı getirdiği için keyif veriyor insana. Yani bütün gün yan gelip yattığın ya da deniz kenarında kitap okuma zevkini tadabildiğin için değil. Bugün sabahtan bu yana en fazla 20 kelime etmişimdir. Bir süre sözcükleri "sesli" kullanımımdan kaldırıyorum. En fazla yazma lütfunda bulunabilirim kendime...Neyse işte Papa böyle buyurmuş...

not: Resimdeki kedi Kınalı...Okulda gördüğüm, aşık olduğum sonra bir daha bulamadığım kedilerden biri...Nasıl da mutlu güneşleniyordu o gün...

Dile getirildikçe sessizliğe gömülen...

(İç ses: Kimseyle birşey konuşmak istemiyorum. anlatacak hiçbir şey kalmadı ki. Gözlerimi açtığımda ne bir renk görüyorum ne de hoşuma giden bir ses duyuyorum. olmayanı ve olmayacak olanı bekleyerek kendimi suçluyorum. Tükendim. Ama kural bu, nefes almaya devam ediyorum. Kurduğum hayaller...Hepsi yalnızca bir yük üstüme. Hala bir ışık bekliyorum. Hani şu tünelin ucundan görünür cinsten. Bunun ne olduğunu biliyorum ama dile getirmek istemiyorum. Çünkü sorduklarında beynimin tüm kıvrımlarını yakıp geçen bütün o tilkiler/düşünceler geri kaçıyorlar çıktıkları yere. Anlattıkça anlaşılamayacakmışım gibi bir yurtsuz kaygı sıkıyor göğüs kafesimi.Hem zaten....)
- Ne düşünüyorsun?
(İç ses: İşte sordu. Offf....)
Ben: Hiiiç...Öyle bir sessizlik çöktü işte içime.
-Neden?
(İç ses: En sorulmayacak soru bu da!)
Ben: Bilmem...Belki hiçbir şeyden belki de herşeyden...Belki de sadece BENden...kahrolası BENden...
- ?

Cuma, Temmuz 15, 2005

Alıntılanası tıngırdamalar...

Bunu bugün internetin deriiiin dehlizlerinde gezerken rastladım buna. Çok hoşuma gitti. Günün anlam ve önemine de uydu hani. Buyrun paylaşın:)

Her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı / Hans Magnus Enzensberger

bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen
çoktan biliyoruz
ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için
ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için
çoktan biliyoruz
ve işlerimizin yolunda olduğunu
ve bunun böyle süreceğini
ve bunun anlamı olmadığını
çoktan biliyoruz
ve suçlu olduğumuzu
ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını
ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu
ve bunun bize yettiğini
çoktan biliyoruz
ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını
ve ağzımızı tutmayacağımızı
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve kimseye yardım edemiyeceğimizi
ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini
çoktan biliyoruz
ve yetenekli olduğumuzu
ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
ve bu sorunu temelden incelememiz gerektiğini
ve çaya iki tane şeker attığımızı
çoktan biliyoruz
ve baskıya karşı olduğumuzu
ve sigaraların pahalılaştığını
çoktan biliyoruz
ve her seferinde bir şeyin olacağını önceden kestirdiğimizi
ve her seferinde haklı çıkacağımızı
ve bundan bir şey çıkmayacağını
çoktan biliyoruz
ve her şeyin yalan olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bir şeyi atlatmanın her şey değilde hiçbir şey olduğunu
çoktan biliyoruz
ve bizim bunu atlatacağımızı
çoktan biliyoruz
ve bütün bunların yeni olmadığını
ve yaşamanın güzel olduğunu
ve bunun her şey olduğunu
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
ve bunu çoktan bildiğimizi
çoktan biliyoruz.

Perşembe, Temmuz 14, 2005

İyi ki varsın aşkım!

Bugün yine çook çook kötü başladı gün. Sabahın 5.30'unda uyandırıldım, uyandırıldık! Önce biraz metanetliydim aslında. Gürültü bana vız gelir falan ayakları yani!:) sonra tabii saldım kendimi acının dikenli kollarına. Ağladım, ağladım. En çok kocama üzüldüm aslında bugün. Ben üzüldükçe o da üzüldü, ben ağladıkça sarıldı sıkı sıkı gücüm yitmesin diye. O da uyuyamadı ama sabahın köründe bana güzel bir sandviç hazırladı. O mutfaktayken şöyle gözlerimi kapadım. Canım!Baktım herşeyi hazırlamış odanın kapısından sessizce bakıyor. Uyuyorsam uyandırmayacak beni. Sonra baktı yine ağlıyorum yemeğin ardından (ya biliyorum erkekler bu kadar ağlak kadınları sevmezler. Sıkılacak benden kocam ona yanarım!:)) "Hadi gel" dedi "okula gidlim. Çimlerde uzanırız. Tekirleri severiz. Ne dersin?" Ben sevinçle "Ama işe gitmem o zaman" dedim tabii. O da "babanın iş yeri sanki bari bir yalan bulalım" demez mi? :) Zaten gözlerim çok şişti. Anlarlardı bir terslik olduğunu. Neyse o kısmı hallettik. Yalan değil cidden çok kötüydüm! :) Okul bana iyi geldi. Kurtarılmış bölge gibi. Dönerken yokuşu çıkmak istemeyen iki kız otostop çekiyordu. Aldık arabaya. Bir tanesi benim yurtta kaldığım dönemlerdeki ufaklıklarımdan çıktı. Bıcır bıcır anlattı birşeyler...Neyse şimdi işteyim. Bir sürü şey var yapmam gereken. Off..Bu uyuyamama durumu devam ederse nolcak benim halim? Nereye kadar sürecek bu ayıların tepinmesi? Uyardık da. "Ya rica etsek biraz daha dikkat etseniz" dedik ama "dünya benim, benden başka kimsenin hakkı yok yaşamaya" zihniyeti onları "insan" olmaktan alıkoyuyor sanırım. Allah'ım!Bu ülkede en takılmayacak şey gürültü herhalde. Çünkü bizler ne yazık ki çevremizden "senin hakkının bittiği yerde bir başkasınınki başlar" düsturunu dinleyerek büyümüyoruz! Ben aradan bozuk çıkmışım işte!:) Güldüğüme bakmayın. Her günüm öncekinin aynı olmaya başladı. N'apsam, nerelere gitsem?

Çarşamba, Temmuz 13, 2005

"Adam buldun mu kullan"cılık

Sabah işe bir hışımla başladım. Tuhaf tuhaf insanları doldurmuşlar iş yerine. Ne oturmayı kalkmayı, ne konuşmayı ne de profesyonelliği biliyorlar. Stajyerler geldi iş yerine. Hepsi birini peşine takmış..Onu getir bunu götür. Hiç stajyer olmadım bu sektörde. İyi ki de olmamışım. Düşünsene iki lafı biraraya getiremeyen birkaç dangalak bir de sana öğretebilecekleri birşey varmış gibi ahkam kesiyorlar. Ben de dün iki tanesine burada yazılan yazılarla ilgili bilgi verdim. Onları birşeyler yazmaya teşvik ettim. Sonra onları "edit" ettim. Anlattım. Biraz da sette birşeyler gösterdim. Kendimce mutlu oldum. Zaten buraya bunları görmeye gelmişler. Ne gerek var alıyorsun çocukları "çay getir, kahve getir" diye kullanıyorsun! Ama "survival of the fittest" kanunundan hareket edersek bu anlattıklarımdan benim hiçbir zaman iş yerinde başarılı -pardon aslında işimde başarılıyımdır, artık o kadarını kabul etmem lazım- olamayacağımı daha doğrusu en tepeye yükselemeyeceğimi anlamak zor olmaz. Çünkü diğer iş yerlerinde de yaptığı işte her gün karşısına çıkan birtakım terimlerin bile anlamını bilmeyen patronlar gördüm. Zaten ne bekliyorum ki.İş yerleri de alışageldiğimiz yaşamın bir parçası, bir yansıması...Hukuksuzluk, hanzoluk, kuralsızlık ve laçkalık diz boyu. Neyse öğle yemeğinde aşkımla buluştum. Midemin bulantısı da biraz geçti. Şimdi yapılacak işler var ama beni sabahtan bu yana iyice sarmalayan bu iş yerine "aidiyet" duyamama hissi elimi işe götürmüyor...Bakalım bu gün nasıl bitecek? Bugün de diğerlerinin "tıpkıbasımı" olmayacak mı sanki?

Salı, Temmuz 12, 2005

Yaşam çöktü omuzlarıma...

(...)
Gecem avurtlarım gibi çöktü
Ve çöktüm
Sabahım, sabahlarım
Kabından taşan sütler gibi büyüdü
Ve taştım
Gün güne taşındı, yıl yıla
Gitmedim, gidemedim

Sorunlar insanın hayatında tüm renkleri silip atıyor. Ne hayalkırıklığın hayalkırıklığı gibi, ne de mutluluğun mutluluk gibi oluyor bir süre sonra. Eskiden tat veren herşey anlamsız gelmeye başlıyor. Sanırım acının içine çekildikçe insan "olabilir"leri bile "olamaz", "oldurulamaz" görmeye başlıyor. O zaman da kısılıp kalıyor kendi elleriyle tellerini ördüğü o dikenli kapana. Her sıkıntında biraz daha kıpırdanıyor, kıpırdandıkça dikenli telin tenine daha çok battığını hissediyorsun. Acının sebebi herşey olabilir. Hastalık, arkadaş, bir aşık, parasızlık, işsizlik ve yaşadığın yer...Daha niceleri ayrıca. Fark etmiyor. Acı evrensel bir dille herkesi sonunda aynı hale sokuyor. Gitmek istiyor, gitmekten korkuyorsun. Geceleri rüyalarında dahi bütün kapılar yüzüne kapanıyor. Yapayalnız halde kendi kendini telkin ederken yakalıyorsun bir gün gözlerini aynada. Sonra aynadakinin kendi yüzün olduğunu bile tanımakta zorlanıyorsun. Bir "oh" desem diyorsun...Sesini duyan olmuyor...Olsa da hiç kimse birşey yapamıyor...Kendinden kopup da gidemiyorsun zaten sen de...Yokoluyorsun...Hem de göz göre göre...

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

Allah'ım kurtar bizi!

Bugün güne son bir yılın pek çok gününde olduğu gibi kötü başladım.kafam yine çok karıştı. Birşeyler için kendimi mi suçlamalıydım yoksa haklı mıydım?Niye hala bunları düşünüyordum ki?Neyse...Gergin başladım...Gergin sürdü gün. Ta ki o telefon gelene dek. Belki sabah dilek kapılarım açıktı da beni duymuştu. Beni görmüştü. Belki artık birşeyler değişirdi. Ben kendimi bu kadar suçlamaktan sıkılmıştım zaten. Çaresizlik kapanından da bıktım. Allah'ım kurtar bizi...Biliyorum duyuyorsun...

Cumartesi, Temmuz 09, 2005

Uyku...oradaysan gel!


Sabaha karşı 6'da uyandım. Bir daha da uyuyamadım. Oysa ne gürültü vardı ne de başka birşey. Üstelik gözümden de uyku akıyordu.Ama içimi huzursuz eden birşeyler var. O yüzden uyandığım anda tedirginliğim başlıyor. Yavaş yavaş "insomnia"ya doğru kayıyorum belki de. Bir ertesi günün çok da renkli birşeyler getirmeyeceğini bilmek de belki etkili oluyor bunda. Ya da yine o kahrolası, içi sıkılan ruhum oyun oynuyor bana! Saat 9'a kadar ısrarla yatakta debelenirken kısa bir süre dalmışım...Dalmaz olaydım.Kafamda gezinen hain tilkiler rüyama girdi tabii!Çok korkunç bir rüya gördüm.Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir rüya/kabus olmamıştı oysa. Hala canım acıyor, hala düşündükçe içim ürperiyor. Kimseye de anlatmadım...Anlatılmaz derler...Anlatsan neye yarar hem?Neyse işte...Fight club'da aslını tam hatırlayamadığım bir cümle ediyordu kahraman...Yaklaşık olarak "uykusuzluk çeken insan aslında gün içinde hiç uyanık olamaz" gibi birşeydi sanırım. Ne çarpıcı bir cümle. Bütün gün tüm yetilerim uyudu zaten. N'apsam, nerelere gitsem???

Depresyonik salınımlar...

Şair yine demiş:

Çünkü kişi ancak kendi yaşadıklarından; ve yine ancak kendi yaşadıkları aracılığıyla başka kişilerin yaşadıklarından (ve yazdıklarından) birşeyler edinebilir.
Yazmak istemiyor canım bugünlerde. Tatilden kalan pek çok şey var oysa. Ama burası yine aynı! Sanki ömrüm buradan kaçmaya çalışmakla geçecek gibi geliyor bazen. Bu kentte düşüdüğün, hissettiğin, hakkını kolladığın sürece "ikinci sınıf" vatandaşsın. Çünkü her yeri dünyada kendinden başka kimsenin yaşamadığını sanan dangalaklar doldurmuş. Görgü denen şey ne kadar "zor bulunur" bir şey olmuş buralarda? Bir çocuğum olsa ona görgüsüzlüğü öğretmek için özel ders falan almam gerekecek bu durumda!
Bugün Ege-Adriyatik turlarının fiyatlarına baktım.Seneye taktım kafaya ya motorla Yunanistan'a gitmek ya da cruise gemileriyle Yunan adalarını gezmek istiyorum...Para atmak lazım kenara.Binlerce Euro'dan bahsediyorlar!Hmmmm...süper olurdu ama..

Perşembe, Temmuz 07, 2005

İngiltere'de ŞOK!

İngiltere'de 6 yerde bomba patladı. İnsanlar panik içinde. Benim işimi yakından ilgilendirdiği için benim için zorlu bir gün olacak.Off, dünyanın derdi bitmiyor ki.Sinsice can almak ne kolay şu hayatta.

Çarşamba, Temmuz 06, 2005

Bu iskele ilk bulanındır!

Hmm...tatil anıları devam eder....

Akşamları margaritaları indirdik mideye tamam da sonrasında da gönül içmeye devam etmek ve tatil sanki kanındaki alkol seviyesini artırmak için yerine getirilen bir görevmiş gibi durmadan daha çok, daha çok alkol almak istedi her akşam. Biz de kendi çilingir soframızı kurma kararı aldık. ilk gün aldık votkayı, portakalı gidip sahildeki şezlonglara oturduk. Hmm...hafif de rüzgar esiyor yüzümüze yüzümüze. Muhteşem..

-(K) Şerefe aşkım
-(E) Şerefe:)

(Ne yazık ki genç çiftin mutluluğu uzun sürmez. Karanlıktan kendilerine doğru üniformalı bir yabancı yaklaşmaktadır)

-(Y) (Yazarın notu: "Y" burada yabancıyı simgeler) Efendim. Burada oturmak yasak. Otel bölgesi!
-(E)Peki, kalkıyoruz şimdi.
(Yabancı uzaklaşır. Çift kendi arasında homurdanmaya başlamıştır bile)

-(K)Ya ne alaka...Etrafta otel mi var?!Metrelerce içeride onlar.Ama tabii sabah bunlardan para alıyorlar ya.Gece de oturtmazlar insanı.
-(E) Gel şu ilerdeki beton iskeleye oturalım...

O gece öyle geçti velhasıl. Ama iskelenin uzundaki tekneye gelip giden tipler rahat vermedi tabii.Ortada kaldık yani.Ertesi gün boş dururmuyuz.Atladık emektar Honda'ya.Sahilin diğer ucuna doğru keşif gezisine çıktık.

-(K) Aşkım şu karanlığa baksana.Denizin ortasına doğru uzanan şu karaltı bir iskele değil mi?
-(E) A haaa....Evet!

Ve işte o andan sonra o iskele bizim iskelemiz oldu.Motoru şöyle uzak bir köşeye bıraktık ki "gören gelmesin!".Milletçe birileri birşey yaptı mı aynını yapmaya pek meraklıyızdır ya!Gizlice karanlığa süzüldük. Vee şarapları mideye indirdik.Yanına bir de cips...

-(K) Hmm..Yıldızlar ne güzel. Ya mucizevi birşey bu.Doğaya baktıkça seviyor insan yaşamı.Zaten herşeyi bozan da cehalet.Ormanları yakan,hayvanları tekmeleyen cahil insanlar!
-(E)Yıldız kayarsa dilek tutacak mısın?
-(K) Delisin! Dünden hazır dileğim..
(Kadın, dileğinin "uzaklaşmak" olacağını bilmektedir.İstanbul'dan, keşmekeşten, insan formundaki tuhaf yaratıklardan...Adam da bilmektedir.)

Tatil boyunca her akşam oraya gittik.Her gün teçhizatı biraz daha artırdık.Sunbedler, balıkları görebilmek için küçük bir fener, kitap, kitap okuma lambası, vs...
Ve sürekli yolu gözledik. Birileri gelip de "bizim" olan iskeleye oturmasın diye.Bir hainleştik bir hainleştik sormayın.Tatil beldesinden gelen onca gürültünün, abuk sabuk müziklerin gölgesinde huzur bulmaya çalıştığımız o iskele kimsenin uğramasını istemediğimiz "kaçış" yerimiz oldu.Son akşam bir gittik...Hiiii...İskelenin üstünde 3 kişi.Bira içip yedikleri çekirdeklerin kabuklarını oraya buraya atmakla meşguller!Onlar kalkana kadar gerildik.Sonra gittiler.Yıldızlara bakarken uykum geldi...Aşkıma yaklaştım.Ohh..onun sıcaklığında bir saat uyumuşum...Sonra uyandırdı beni.
-(E)Üşüyeceksin.Hadi gidelim otele...
-(K)Hayatımın en güzel "uykularından" biriydi inanır mısın?
-(E)İnanırım :)

Orası bizim iskelemiz.Bir dahaki gidişimizde de bizim olacak:)Çünkü -buna inanmakta ısrar ediyorum- en çok biz sevdik o iskeleyi.Ve her akşamın bitişinde temizledik etrafa saçtıklarımızı ve balıklara iyi geceler dileyip ayrıldık oradan...

Hey hat. Tatil de olmasa griye dönmüş ruhum!

Salı, Temmuz 05, 2005

Hem eksik, hem fazla olacak yaşamın...

*Alıntılamadan edemediklerim devam ediyor...Yaşam üzerine çarpıcı bir yorum. Bir tek tasarladıkların gerçekleştirebildiklerinden ağır basınca nasıl bir hayalkırıklığı yaşadığını eklememiş yazar. Etkileyici...

Yaşamın, tasarladıkların ile gerçekleştirebildiklerin arasında gidip gelecek: gerçekleştirebildiklerin tasarladıklarından hep eksik;tasarladıkların gerçekleştirebildiklerinden hep fazla:-Hep, hem eksik, hem fazla olacak yaşamın- gerçekleri eksik, tasarıları fazla...Hep eksiklikler yaşayacaksın - ve, hep, fazlalıklar...Yaşamın bu olacak işte:eksik - fazla...

Ne pahasına olursa olsun sevilmesi gereken yaşamınızla...

Duramadım..Tatil anılarına kısa bir ara verip bunu yazmak istedim. Belki de ruhum buna elverdiği için bu yağmurlu İstanbul akşamında...

Okuduğum iç karartıcı ama bir o kadar cezbedici kitaptan:

Oidipus ile İokaste'nin kızları Antigone:

"Sizler, hepiniz, mutluluğunuzla beni iğrendiriyorsunuz.Ne pahasına olursa olsun sevilmesi gereken yaşamınızla...
(...)
Ben ne alçakgönüllü olmak ne de ğeer uslu durursam payıma düşecek küçük bir parçayla yetinmek istiyorum.Her şeyden bugün emin olmayı ve de bunun küçüklüğümdeki kadar güzel olmasını istiyorum, ya da ölmek!"

İşte böyle...Griye dönmüş ruhum!

Kim icat etmiş bu çalışma meretini?

Ufff...işe başladım!10 küsur gündür ne gazete okudum ne de televizyon izledim.Ama medyada olunca bu tatil umursamazlığı başına dert oluyor. Millet etrafta "şu haber bu haber" diye konuştukça PC'min arkasına sığınıp deve kuşu gibi saklanıyorum!İstanbul'a geldiğimde günler yavaş geçmeye daha doğrusu zor geçmeye başlıyor sanki. Bu aralar "of yarın da var dimi?O günü de yaşamak durumundayın yani?" sendromundayım. Yine de işin ilk günü sandığım kadar sıkmadı beni.Sadece saatlerce burada kalmak zor geliyor.Ne bileyim.Hep para peşinde koşuyoruz.Nereye kadar?Hakikaten de parasız huzuru bulamıyorsun ama.Etrafındaki bütün bu keşmekeşten kaçmak için, ne bileyim mesela bir tekne almak için para lazım...Neyse...Karışık yine kafam.
Hey hat, tatil de olmasa griye dönmüş ruhum!

"Yaşamın, yükündür" demiş şair...

Alıntılamadan edemediklerim serisi devam ediyor....

Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğinşeylerin altında ezilmenin süreci olacak.Yaşamı 'hafifçe' yaşayabilseydin, yaşamın olayları dauçup giderler, sana yük olmazlardı - ama o zaman da,uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı 'ağır'laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzunaçöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmek olacak.Yaşam, yükleneceğin yüktür.Yaşamın, yükündür.

O.A.

Cumartesi, Temmuz 02, 2005

Datça yolları mıcırdan!


Evet...Neredeyse 70 kilometre mıcırın üstünde gittik Datça'ya...Bilsek gitmezdik herhalde ama yola çıktıktan sonra dönmek istemedik tabii. Altımızda 100 CC'lik ama canavar gibi bir Honda Beat motosiklet ile gazladık...Sonra yine gazladık...E, sonra biraz daha gazladık.Ama baktık o ulu daüların tepelerinden giden yoldaki yokuşları çıkamıyoruz:)Eh tabii üstünde iki "etine dolgun" yetişkin ile o yokuşlar 20 km'den hızlı çıkılmıyor...Neredeyse bazı uzun tırmanışlarda inip itecektik motosikleti.Ama neyse utandırmadı bizi.Tık demedi...70 km boyunca yolun neredeyse her yerine "yama" olsun diye saçılmış mıcırları hatta küçük kaya parçalarını bile bizi üstünden atmadan geçti.Tabii burada kocamın "korkusuzca" ve "büyük bir güvenle" mıcırların içine dalışının da etkisi oldu.Bir kez daha öğrendim ki motorda mıcır gördün mü fren yapmayacaksıın!Biz de yapmadık...Arabayla 1 saat ya da biraz üstünde tutan yolu 2.5 saatte bol bol video çekerek kat ettik.Vee Datça...

-(kadın)Hmm...ee bu kadar küçük müymüş burası?
-(erkek)Evet bak işte orada marinası var.Gel teknelere bakıp tekneyle buralardan kaçıp gitme hayalleri kuralım.
-(K)Harika...Ben şu beyazdan isterim.Fiber seviyorum!
-(E)Aşkım takma kafana.Bana ahşap da olsa olur.Ben seni gezdiririm...Şöyle sessiz bir koya demirleriz.Öyle güzel bir duygu ki...
-(K)(Hırsa gelir) Heyyt...İstanbul'a gidip iki işte birden çalışıp seneye tekne parası biriktiriyorum, kaçarı yok!
-(E) (Sadece gülümser)
-(K) (Acı acı gülümser)

:)

Datça pek beklentilerimizi karşılamadı.Denize girecek güzel bir plaj bulamadık.Tekneler hakkında uzun yorumlar yaptıktan sonra hadi dedik bari yemek yiyelim.Methini duyduğumuz küçük bir lokantavardı.

-(K)Mmmmmh...Tas kebabı süper.Sulu yemeği de özlüyor insan tatilde
-(E)Dün pide yerken böyle demiyordun:)
-(K) Hiiişşşt...ye bakıyim yemeğini:)
-(E) Hmm..cacık da süper.Sarmısaklı...
-(K)Döerken mıcırların üstünde uyumayalım da!:)

Yemekleri yedik,şiştik...Sonra geç olmadan dönelim diye kökledik yine gazı....Dönüşte yol daha da kötüydü!İşte bir Türkiye'm kalsiği.Adamalar 3 saat içinde mıcır olmayan asfalta da mıcır dökmüşler..Nedir? Yol çalışması!Hep turist akınının olduğu dönemleri mi seçiyor bu adamlar?Üstelik yeni yapılmış bir yol niye daha bir sene dolmadan çöküyor bu ülkede?Her taraf yama.Yolda aşkım bana Yunanistan gezisini anlatıyor."Yollar öyle güzeldi ki" diyor...İç çekiyoruz.Bİr gün öyle güzel yollarda kendi motosikletimizle tatile gitme arzusuyla...

Eh..sabah sabah bu kadar geliyor elimden.Datça'ya doğru uzanınca anılarımda biraz toparladım kendimi.Sabah kötüydüm.Yarın işe gitmem gerekmiyor.Ama gitsem mi diye düşünüyorum..O kadar yani!:) :(

Hey hat...Tatil de olmasa griye dönmüş ruhum...

Not:Resimdeki tabela resmi ilk "70 km" tabelası yakalanamadığı için motor üstünden aceleyle çekilmiştir (Önemli bir ayrıntı mı şimdi bu?)

Gerçek olamayacak kadar güzel!


Klasik olacak belki ama her güzel şey gibi tatilim de çabuk bitti! Kışın sabahın 4'ünde kalkıp işe giderken hayalini kurduğum, yaza doğru fırtına iki kişilik ailemizi vurduğunda ağlarken düşlediğim tatil bitti... Muhteşem anılar kaldı yine geriye...En güzellerinden biri kaldığımız koyun en ucunda keşfettiğimiz "keşfedilmemiş" iskeleydi. Akşam yemek yedikten, şehre gidip biraz turladıktan ve sonra kaldığımız otelin barında ikişer-üçer margaritaları mideye doldurduktan sonra kafamıza göre içkilerimizi alıp gittiğimiz iskele artık o anılarımızda...plaj için götürdüğümüz minder-sunbedleri serip gökyüzünde ışıl ışıl parlayan milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızların her birini teker teker sevdiğimiz iskele...Ve üstünde yüzlerce kilometre yol almayı başardığmız ama geride bana bel ve diz ağrıları bırakan Honda'nın emektar modeli Beat, scooter...
Dedim ya parça parça anlatmam lazım...Sevindiklerimi, üzüldüklerimi...Aslında otobüste hep bunları paylaşmanın hayalini kurdum...Ama şu şairin: Kulaklarımdan kan fışkırıncaya dek seninim İstanbul dediği Mega Köy'e gelince dağıldı yine mutluluk bulutlarım. İnanın kaçıp gitmek istiyorum nice "hayalle" -belki yeşilçam repliği gibi oldu ama- okumaya geldiğim İstanbul'dan...
Her neyse...İşte böyle...Tam 11 gün...Son gün iş yerimden arayıp "Ya bir iki gün daha gelmesen olur. Seni çok sıktık, dinlen biraz" demeleri de cabası...
Hey hat...tatil hayalleri de olmasa griye dönmüş ruhum!...